Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Kapalı
17°
Ara

Herkes biliyordu kimse engel olmadı!

YAYINLAMA:
Herkes biliyordu kimse engel olmadı!

Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanı, yalnızca bir cinayetin hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir toplumun, göz göre göre yaklaşan felakete nasıl seyirci kaldığının anlatısıdır. Bugünün dünyasına baktığımızda, Márquez’in yıllar önce kurduğu o karanlık tablonun hiç de yabancı olmadığını görüyoruz. Çünkü totaliterleşme de çoğu zaman bir sabah ansızın kapımızı çalmaz. Önce işaretleri belirir, sonra sınırlar aşılır, en sonunda da herkes olan biteni kanıksamaya başlar.

Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez, Kırmızı Pazartesi romanına çarpıcı bir gerçekle başlar: Santiago Nasar’ın öldürüleceğini kasabadaki neredeyse herkes bilmektedir. Katiller niyetlerini gizlemez, tehditlerini açıkça dile getirir. Haber kulaktan kulağa yayılır. Buna rağmen cinayet önlenemez. Birileri haber vermeyi unutur, birileri sorumluluğu başkasına bırakır, birileri de olup biteni kendi meselesi olarak görmez. Sonunda herkesin bildiği cinayet gerçekleşir.

İşte romanın asıl meselesi budur: Bir felaketin yaklaşması değil, o felaket önlenebilecekken insanların hareketsiz kalması.

Bugünün dünyası da benzer bir sınavdan geçiyor.

Önce sözler değişiyor.

Demokratik toplumlarda baskıcı yönetimlerin yükselişi çoğu zaman sandıkların ortadan kaldırılmasıyla başlamaz. Önce dil değişir. İktidarı eleştirenler düşman ilan edilir. Gazeteciler hedef gösterilir, yargının bağımsızlığı tartışmalı hâle gelir, farklı düşünenler toplumun huzurunu bozan insanlar gibi sunulur. Hukuk, herkesi koruyan ortak bir güvence olmaktan çıkarılıp siyasi mücadelenin aracına dönüştürülmek istenir.

Bütün bunlar yaşanırken birileri, “Abartıyorsunuz” der. Bir başkası, “Bize dokunmuyor ki” diye düşünür. Bir diğeri, “Şimdi sırası değil” diyerek susmayı tercih eder.

Oysa totaliterleşme, yalnızca iktidarın gücüyle büyümez. Toplumun itiraz etme iradesi zayıfladıkça da alan kazanır.

Sessizlik, tarafsızlık değildir.

Márquez’in kasabasında herkesin bir gerekçesi vardır. Kimisi haberin kendisine ulaşmadığını düşünür, kimisi bir başkasının müdahale edeceğine inanır, kimisi de cinayetin önlenmesinin kendi sorumluluğu olmadığını varsayar. Böylece bireysel ihmaller bir araya gelir ve ortak bir felakete dönüşür.

Bugün dünyanın farklı ülkelerinde demokratik kurumların aşındırılmasına, basının baskı altına alınmasına, muhaliflerin düşmanlaştırılmasına ya da temel hakların daraltılmasına tanık olduğumuzda benzer bir savunmayla karşılaşıyoruz: “Bunu yalnızca bana yapmıyorlar.” “Benim başıma gelmedi.” “Şimdi konuşursam daha kötü olur.”

Oysa bir toplumda adalet yalnızca bize dokunduğunda savunuluyorsa, orada adaletin kendisi çoktan yara almış demektir.

Bir gazetecinin susturulması, yalnızca o gazetecinin sorunu değildir. Bir kişinin düşüncesi nedeniyle hedef gösterilmesi, yalnızca o düşünceyi paylaşanların meselesi değildir. Bir yurttaşın hakkının elinden alınması, o yurttaşın kimliğine veya siyasi görüşüne bakılarak önemsizleştirilemez. Çünkü haklar, yalnızca bizim gibi düşünenler için varsa hak olmaktan çıkar, ayrıcalığa dönüşür.

Dünyanın yeni alışkanlığı: Alışmak

Bugünün tehlikelerinden biri de olağanüstü görünen olayların zamanla sıradanlaşmasıdır. Dün kabul edilemez bulunan bir uygulama, bugün tartışılır; yarın savunulur; bir süre sonra da hayatın doğal parçasıymış gibi karşılanır.

Demokratik kurumların zayıflaması, hukukun siyasetin gölgesinde kalması, basının tek sesliliğe zorlanması ve toplumun farklı kesimlerinin birbirine düşmanlaştırılması, her seferinde aynı ölçüde tepkiyle karşılanmaz. İnsanlar bir süre sonra şaşırmayı bırakır. Daha kötüsüne tanık oldukça önceki kötülükleri küçük görmeye başlar.

Totaliterleşmenin en güçlü dayanaklarından biri budur: Korkunun yanı sıra alışkanlık da yaratmak.

Çünkü korku insanı susturabilir ama alışkanlık, sustuğunu bile fark etmemesini sağlayabilir.

Elbette her siyasi kriz aynı sonuca çıkmaz; her sert yönetim uygulaması aynı rejimi doğurmaz. Ancak demokrasiyi koruyan kurumlar zayıfladığında, hukuk keyfîleştiğinde ve toplumun bir bölümü diğerlerinin hak kaybına kayıtsız kaldığında tehlike büyür. Bu nedenle mesele yalnızca bugünün iktidarını ya da bugünün muhalefetini değerlendirmek değildir. Mesele, yarın kimin elinde olursa olsun gücün sınırlandırılmasını sağlayacak ilkeleri savunabilmektir.

Cinayet işlenmeden önce

Kırmızı Pazartesi’nin bugün hâlâ sarsıcı olmasının nedeni, okura yalnızca “Katil kim?” sorusunu sordurmamasıdır. Asıl soru şudur: Herkes biliyorken neden kimse durduramadı?

Bu soruyu günümüz siyasetine yönelttiğimizde cevap, tek bir kişide ya da kurumda bulunmuyor. Bazen sorumluluk almayan yöneticilerde, bazen gerçeği görmezden gelen medyada, bazen kendi mahallesinin yanlışlarına sessiz kalan siyasi yapılarda, bazen de başkasının uğradığı haksızlığı önemsiz gören toplum kesimlerinde karşımıza çıkıyor.

Demokrasiler yalnızca seçim günü sandığa gidilerek korunmaz. Seçimlerin anlamlı olabilmesi için özgür basına, bağımsız yargıya, güçlü kurumlara, örgütlenme hakkına ve farklı düşüncelerin korkmadan dile getirilebildiği bir toplumsal iklime ihtiyaç vardır. Bunlar aşındığında sandık varlığını sürdürse bile demokrasinin içi boşalabilir.

Márquez’in kasabasında cinayet işlenmeden önce pek çok fırsat vardır. Birinin kapıyı çalması, birinin açıkça itiraz etmesi, birinin sorumluluk üstlenmesi mümkündür. Fakat herkes kendi gerekçesine sığınır. Sonra geriye yalnızca pişmanlık ve birbirine yöneltilen suçlamalar kalır.

Dünyanın bugün ihtiyacı olan şey de felaket yaşandıktan sonra kimin suçlu olduğunu tartışmak değil, tehlike büyürken harekete geçebilmektir.

Çünkü bazı cinayetler yalnızca bıçakla işlenmez; haklar birer birer budanırken, insanlar sessizliğe mahkûm edilirken ve adaletin terazisi bozulurken de toplumun geleceğinden parçalar koparılır.

Ve belki de Kırmızı Pazartesi’nin bize bıraktığı en önemli uyarı şudur: Bir felaketin geleceğini bilmek, tek başına hiçbir şeyi değiştirmez. Asıl mesele, onu önlemek için ne yaptığımızdır.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *