Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Kapalı
19°
Ara

Kadınlar için eşitsizlik!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Kadınlar için eşitsizlik!

Türkiye’de nüfus artış hızının düşmesi, kadınların doğurganlığını yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda politik bir meseleye dönüştürdü. Nüfus arttırma politikası izleyen iktidar, “en az üç çocuk” söylemleri, kürtaj tartışmaları, genç yaşta evliliğe özendirme ve sezaryen doğumun “gerek görülmedikçe” yapılmaması yönündeki açıklamalarıyla kadınların kendi bedenleri üzerindeki söz hakkını sınırlandırıyor. Oysa asıl mesele, kadınların ne zaman, nasıl, kaç çocuk doğuracağından önce; kendi bedenini özgürce tanıyabildiği, doğru bilgiye kolayca ulaşabildiği, kendi sağlığıyla ilgili bağımsız kararlar alabildiği bir sistemin eksikliğinde yatıyor.

Tıbbın tarihsel olarak erkek bedeni üzerinden inşa edilmesi, bu sorunun temelini oluşturuyor. “Normal” bedenin erkek bedeni olarak kabul edilmesi, kadınların fizyolojik yapısına özgü hastalıkların araştırılmasını ikinci plana itmekte. Bu durum yalnızca bilimsel literatürde değil, tıp eğitiminin kendisinde de erkek merkezli bir kalıp yaratmaktadır. Kadınların ağrılarının, adet döngüsüne ilişkin şikayetlerinin “abartı” veya “duygusallık” olarak görülmesi; tıbbın bu tarihsel bakışının bugüne taşınmış hâlidir.

Kadın sağlığı, özellikle Türkiye’de hâlâ büyük oranda üreme sağlığı ile sınırlandırılıyor. Kadın bedenine yönelik sağlık politikaları, bireysel hak ve ihtiyaçlardan ziyade nüfus hedeflerine göre şekilleniyor. Bu yaklaşım, kadınların fiziksel ve psikolojik sağlığını değil; doğurganlık potansiyelini merkeze alıyor. Regl, doğurganlık, PCOS ve menopoz gibi konular, bilimsel araştırmalarda yeterince temsil edilmezken, kadınların bu alanlarda yaşadığı rahatsızlıklar da çoğu zaman görmezden geliniyor.

Sağlık hizmetine erişim açısından da tablo eşit değil. Türkiye’nin kırsal bölgelerinde kadınlar hâlâ doktora gitme kararını bağımsız şekilde veremiyor; çoğu zaman eşi veya ailesinin onayına ihtiyaç duyuyor. Toplumsal normlar, bekar veya evli olmayan genç kadınların jinekoloğa gitmesini “ayıp” veya “gereksiz” görürken, birçok kadın bu nedenle hormonal ya da üreme sağlığı sorunlarını yıllarca gizliyor. Evli olmayan genç kadınlar muayene sırasında ilgisiz veya küçümseyici tavırlarla karşılaşabiliyor. Bu durum, sistemin cinsiyetçi kodlamalarının, doktorların davranışlarına yansıyabildiğini gösteriyor.

Kamu sağlık sistemindeki yapısal sorunlar da kadınların bu hizmete erişimini daha da zorlaştırıyor. MHRS sisteminde bazı dönemlerde “hamile veya evli kadınlara öncelik” şeklinde sınıflandırmalar yapılması, kadın sağlığını doğrudan doğurganlıkla ilişkilendiren bakış açısını kurumsallaştırıyor. Kadınlar, adet düzensizliği veya hormonal bozukluklar gibi konular için randevu bulmakta zorlanırken, regl ağrısı hâlâ tıbbi bir mazeret olarak tanınmıyor. Çalışma hayatında regl döngüsünün göz önüne alınmaması, kadının bedenine dair en temel ihtiyaçların bile yok sayıldığını gösteriyor.

Bu yapısal eşitsizlikler, eğitim sisteminde de kendini gösteriyor ve bu eşitsizliği besliyor. Ergenlik çağındaki kız çocukları, okullarda “adet döngüsü” eğitimini, erkek öğrencilerden ayrı ve çoğu zaman öğretmenin inisiyatifine bırakılmış şekilde alıyor. Bu da bilgiyi eşitsiz ve yetersiz hale getiriyor. Sonuç olarak birçok genç kız, adet görmeyi “ayıp”, “gizlenmesi gereken” bir şey olarak algılıyor. Regl, cinsellik ve doğum kontrolü konularının tabu olarak kalması, kadınların bedenleri üzerindeki farkındalığını kısıtlıyor; sağlık sorunlarını tanımasını ve erken teşhis şansını elinden alıyor.

PCOS bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Kadınların büyük bir kısmı adet düzensizliği, kilo alımı, tüylenme gibi belirtileri yaşasa da bunun bir hormonal hastalık olduğunun farkında değil. Toplumda sıkça duyulan “daha gençsin, evlenince geçer, böyle dönemler olur normal, abartıyorsun, kilodandır” gibi söylemler hem yanlış bilgiyi hem de kadınların sağlık sorunlarını bastıran ataerkil dili pekiştiriyor.

Tıp araştırmalarında kadın temsiliyetinin az olması da bu eşitsizliği bilimsel düzeyde sürdürüyor. Araştırmalar çoğunlukla erkek denekler üzerinde yürütüldüğü için ilaçların kadınlarda farklı yan etkiler göstermesi gözlenmektedir. Kadın sağlığı hem bilimde hem uygulamada bir “istisna” kategorisine indirgenmiştir.

Kadın sağlığındaki bu eşitsizlikler, sadece bireysel değil, sistemsel bir sorundur. Erkek merkezli tıp anlayışı, ataerkil toplumsal normlar ve sağlık politikalarının doğurganlık odaklı yapısı, kadınların bedenleri üzerindeki özerkliği ellerinden alır. Kadınların sağlık hizmetine erişimi, kendi kararlarını verebilme hakkı ve bedenleri hakkında bilgi sahibi olma özgürlüğü, hâlâ “izin verilen sınırlar” içindedir.

Oysa gerçek çözüm, kadınların bedenlerini politik bir araç olmaktan çıkarıp, onları bilgiyle, özgür iradeyle ve eşit haklarla güçlendirmektir. Kadın sağlığı, nüfus hedefleriyle değil; bireysel hak, eğitim, bilgiye erişim ve eşit hizmet temelinde yeniden tanımlanmalıdır. Kadınların kendi bedenlerini tanıyabildiği, regl döngüsünden menopozuna kadar her fizyolojik süreci normalleştirebildiği, doktor karşısında çekinmeden konuşabildiği bir toplum, sadece kadınlar için değil, bütün toplum için daha sağlıklıdır.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *