“BİR AVUÇ TOPRAK, BÜTÜN BİR ÖMRE BEDEL”
1923'teki mübadele, milyonlarca insanın hayatını değiştirdi. İnsanlar doğdukları topraklardan koparılırken yanlarında yalnızca eşyalarını değil, memleketlerinin kokusunu, hatıralarını ve yarım kalmış hikâyelerini de taşıdı.
Ümit Keskin'in kaleme aldığı “Evlat Toprağım Kokuyorsun”, işte bu hafızanın peşine düşüyor.
Romanın merkezinde gerçek insanların hikâyeleri bulunuyor. Mimar Sinan Sahili'nde tanıştığı Hulki Amca'nın doğduğu topraklardan bir avuç toprak istemesi, Keskin'in yıllardır zihninde biriken anıları bir romana dönüştürmesinin başlangıcı oluyor.
Keskin, romanını yalnızca bir kitap değil, bir hafıza tanıklığı ve vefa borcu olarak görüyor.
Ümit Bey, 37 yılı aşkın süredir kültür, sanat ve spor alanında projeler yürütüyorsunuz. Sizi bu kez bir roman yazmaya götüren ne oldu?
Aslında bu kitap benim için masa başında kurgulanmış bir proje değil. Yaşanmış, birikmiş ve omzuma yüklenmiş bir vefa borcunun dışavurumudur.
Yıllarca kültür, halk dansları ve sahne sanatlarıyla uğraşırken bu coğrafyanın müziğini, ritmini ve adımını yaşatmaya çalıştım. Ancak zamanla fark ettim ki o ezgilerin ve adımların arkasında sessizce gitmiş, acısını içine gömmüş koca bir kuşak var.
2010 yılında Mimar Sinan Sahili'nde Hulki Amca'nın gözlerindeki o uzak bakışa şahit olduğumda ve bana verdiği vasiyeti dinlediğimde, bu hikâyelerin yazıya dökülmezse yok olup gideceğini anladım.
Bu kitap, o son kuşağın sesini tarihe kaydetme çabasıdır.
HER ŞEY O AHŞAP BANKTA BAŞLADI
Hulki Amca ile karşılaşmanız romanın başlangıç noktası olmuş. O gün ne yaşandı?
Her şey Hulki Amca ile başladı.
2010 yılında Mimar Sinan Sahili'nde bir ahşap bankta oturuyordu. Yanına gittim, konuşmaya başladık. Bana, “O topraktan bana bir avuç getir” dedi.
O an bunun sıradan bir istek olmadığını anladım. Bir vasiyetti.
Ve o günden sonra bu hikâyenin peşinden gittim.
Aslında roman yıllardır içimde büyüyordu. 1989'da Kapıkule'de gördüğüm insanlar, 1991'de Babayan Amca'nın bana söylediği “İstanbul kokuyorsun” sözü ve 2010'da Hulki Amca'nın toprak isteği... Hepsi yıllar boyunca birikti ve sonunda bu roman ortaya çıktı.
“İSTANBUL KOKUYORSUN EVLAT…”
Romanın adı çok çarpıcı: “Evlat Toprağım Kokuyorsun.” Bu söz nereden geliyor?
Bu başlık iki ayrı coğrafyada, iki farklı insanın ruhumda bıraktığı derin izin birleşimi.
1991 yılında Bulgaristan'ın Stara Zagora şehrindeyken, 1922'de İstanbul Tatavla'dan göç etmek zorunda kalmış Babayan Amca ile tanıştım.
Bana sarıldığında gözlerini kapatıp:
“İstanbul kokuyorsun evlat…” dedi.
Yıllar sonra Mimar Sinan Sahili'nde yaşayan 100 yaşındaki mübadil Hulki Amca ise benden doğduğu Nasliç köyünden bir avuç toprak getirmemi istedi.
İkisi farklı etnik kökenlerden, farklı dinlerdendi. Ama ikisinin de göğsünde aynı topraksızlığın ve koparılmışlığın acısı vardı.
İşte o zaman anladım:
İnsanı insan yapan; toprağını, kökünü ve kokusunu unutmamaktır.
ROMANIN KARAKTERLERİ GERÇEK
Kitaptaki karakterler gerçek kişiler mi?
Romanın omurgası tamamen gerçek.
Hulki Amca, Babayan Amca, Sofya Nine, Despina Teyze, Maria Teyze, Dimitrula Teyze... Hepsi bu topraklardan geçip gitmiş gerçek insanlar.
Bazı isimleri değiştirdim, bazı sahneleri edebi kurguyla harmanladım. Ama her satırın, her hikâyenin altında gerçek bir yaşanmışlık var.
Bu roman bir hafıza tanıklığıdır.
“HACI İSMAİL'İ YAZARKEN KELİMELER BOĞAZIMA DÜĞÜMLENDİ”
Yazarken sizi en çok zorlayan hikâye hangisiydi?
Elbette tıkandığım, kalbimin sıkıştığı anlar oldu.
Özellikle Hacı İsmail'in hikâyesini yazarken çok zorlandım. Çünkü o kadar derin bir acıydı ki kelimeler boğazıma düğümlendi.
Ama sonra kendime şunu söyledim:
“Bu hikâyeyi yazmazsam, bu insanlar unutulup gidecek.”
İşte o sorumluluk duygusu kalemi tekrar elime almamı sağladı.

SINIRLAR AYIRDI, KÜLTÜR AYIRAMADI
Büyükçekmece'den Yunanistan'a, Nasliç'ten Atina'ya uzanan bir yolculuk var. Okuru nasıl bir dünya bekliyor?
Sınırların arkasında halkların birbirine nasıl komşu, nasıl dost ve nasıl benzer olduğunu görecekler.
Birlikte yenen bir böreğin, içilen bir acı kahvenin ve paylaşılan bir türkünün sınır tanımadığına tanık olacaklar.
Sınırlar insanları ayırabilir ama müziği, kokuyu ve lezzeti ayıramaz.
Sirtaki, Balkan dansları, kasap havaları... Hepimiz aynı havayı solumuş, aynı coğrafyanın çocuklarıyız.
Bu kitap, o ortak kültürün köprüsüdür.
“MÜBADELE MİLYONLARCA İNSANIN KÖKÜNDEN KOPARILMASIYDI”
Mübadele neydi ve neden gerçekleşti?
Mübadele, 1923 yılında Lozan Barış Konferansı sırasında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan sözleşmeyle gerçekleşti.
Yaklaşık 2 milyon insan zorunlu olarak yer değiştirdi. Temel sebeplerden biri, yeni kurulan ulus-devletlerin homojen bir nüfus yaratma isteğiydi.
Ama sonuç, milyonlarca insanın köklerinden koparılmasıyla sonuçlanan büyük bir trajedi oldu.
Peki mübadele kaçınılmaz mıydı?
O dönemin koşullarında, iki ülke arasındaki derin güvensizlikler göz önüne alındığında dönemin aktörlerine göre kaçınılmaz görünüyordu.
Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda kararın ne kadar büyük insani yaralar açtığını görüyoruz.
Keşke barış içinde, o ortak kültürle bir arada yaşamanın başka bir yolu bulunabilseydi.
“VATAN, HARİTADAKİ KURU ÇİZGİLER DEĞİL”
Sizin için vatan neresi?
Vatan, harita üzerindeki kuru çizgiler değil; avuçta hissedilen o toprağın sıcaklığıdır.
Vatan, doğduğun yer, kokusunu unutamadığın sokaklar, annenin ninnisini söylediği odadır.
Benim için Türkiye...
BİR AVUÇ TOPRAK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Hulki Amca'ya götürdüğünüz toprak sizin için ne ifade ediyor?
Hulki Amca'ya o toprağı verdiğimde avucundaki ağırlığın sadece toprak olmadığını gördüm.
O toprak; çocukluğuydu, anısıydı, vatanıydı.
Kahve kokulu ayraç da romanın önemli sembollerinden biri.
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derler. Bu roman boyunca kahve; dostluğun, sohbetin ve paylaşmanın simgesi oldu.
Okur her sayfayı çevirdiğinde o kahve kokusunu, o dostluk sıcaklığını hissetsin istedim.
“BU ROMAN 8 AYDA YAZILDI AMA YILLARDIR İÇİMDE BÜYÜYORDU”
Kitabı yazmanız ne kadar sürdü?
Kaleme almak yaklaşık 8 ay sürdü.
Ama aslına bakarsanız bu roman zihnimde ve ruhumda yıllardır büyüyordu.
Okurlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Öyle mesajlar alıyorum ki kitabın artık benim cebimden çıkıp halkın malı olduğunu anlıyorum.
Beni en çok etkileyen tepkilerden biri, yaşlı bir mübadil torununun arayıp:
“Babam bu kitabı okurken ilk defa ağladı ve ‘Bizi yazmışlar’ dedi.”
demesiydi.
İşte o an bu kitabı neden yazdığımı bir kez daha anladım.
“KÖKLERİNİZİ UNUTMAYIN”
Mübadil torunlarına ve gençlere ne söylemek istersiniz?
Köklerinizi unutmayın.
Büyüklerinizin anlattığı o yarım kalmış hikâyelere kulak verin.
Çünkü hafızasını kaybeden bir toplum, geleceğini de kaybeder.
Bu hikâyeler bizim tapu senedimizdir.
“BU TOPRAKLARDA ANLATILACAK DAHA ÇOK HİKÂYE VAR”
Yeni bir kitap projeniz var mı?
Şu an zihnimde demlenen yeni projeler var.
Ama önce bu romanın hakkını vermek, onu hak ettiği okur kitlesiyle buluşturmak istiyorum.
Sonrasında yeni yolculuklar, yeni hikâyeler beni bekliyor.
Çünkü bu topraklarda ve bu coğrafyada anlatılacak daha çok hikâye var.
“GEÇMİŞİ KİNLE DEĞİL, SEVGİYLE HATIRLAYALIM”
Bu kitap size ne öğretti? Neden bugün hâlâ önemli?
Bu kitap bana hafızanın ne kadar kutsal olduğunu, bir avuç toprağın bütün bir ömre bedel olduğunu ve siyasi sınırların insan sevgisini asla bölemeyeceğini öğretti.
Bugün hâlâ mübadele hikâyeleri yaşıyor. Hâlâ insanlar topraklarını özlüyor. Hâlâ “İstanbul kokuyorsun” diyen insanlar aramızda.
Bu hikâye; geçmişi onurlandırmak, bugünü anlamak ve geleceğe bir barış çağrısı bırakmak için hayati önem taşıyor.
“BU KİTAP TÜM MÜBADİLLERE ADANDI”
Son olarak kitabınızı okuyacaklara ne söylemek istersiniz?
Bu kitap, mübadeleyle ve göçle toprağından koparılan ama kokusunu ve vicdanını asla kaybetmeyen tüm ruhlara adandı.
Okurlarımız sayfaları çevirirken kendi ailelerinin, kendi dedelerinin veya komşularının unuttukları bir anısıyla karşılaşacaklar.
Umuyorum ki bu satırlar, geçmişin acılarını kinle değil; sevgiyle, vefayla ve ortak bir insanlık anlayışıyla kucaklamamıza vesile olur.
