Milliyetçilik (IV): Uğruna ölmek
Milliyetçiliğin “biz”i kurarken aynı zamanda bir “öteki” de ürettiğini geçen haftaki yazımda tartışmıştım. Farklılıkların zamanla tehdit, muhalefetin ihanet, kimi yurttaşların ise “iç düşman” olarak görülmeye başlanması bu sürecin en görünür sonuçlarından biridir. Ne var ki bu dışlayıcı dil yalnızca söylem düzeyinde kalmaz. Tarihin birçok döneminde giderek sertleşen bu ayrımlar, savaşları, zorunlu göçleri, etnik temizlikleri ve toplu katliamları meşrulaştıran bir zemine dönüşmüştür.
Elbette bütün savaşların nedeni milliyetçilik değildir. İnsanlar milliyetçiliğin ortaya çıkışından çok önce de toprak, iktidar, ticaret yolları, inanç/din ve hanedan çıkarları uğruna savaşıyordu. İmparatorluklar genişlemek, hükümdarlar egemenlik alanlarını büyütmek, topluluklar kaynaklara ulaşmak için şiddete başvuruyordu. Milliyetçilik savaşı icat etmedi fakat modern çağda savaşın anlamını ve toplumsal kapsamını büyük ölçüde değiştirdi.
Hanedan savaşlarında askerler çoğunlukla hükümdar adına savaşırken modern ulus-devlet bütün toplumu savaşın öznesi haline getirdi. Artık savaş yalnızca orduların karşılaşması değil; ulusun varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini ilgilendiren topyekün bir mücadele olarak sunuluyordu. Zorunlu askerlik, kitlesel eğitim, basın ve propaganda sayesinde milyonlarca insan kendisini hiç tanımadığı kişilerle aynı kaderin parçası olarak görmeye başladı. Savaş, hükümdarın çıkarı olmaktan çıkarılarak “vatan savunması” ve “milli görev” şeklinde anlamlandırıldı.
Milliyetçiliğin en güçlü vaatlerinden biri, bireysel ölümü toplumsal ölümsüzlüğe dönüştürmesidir. İnsan ölümlüdür; milletin ise sonsuza kadar yaşayacağı varsayılır. Bu nedenle vatan uğruna ölen kişinin bütünüyle yok olmadığı, milletin hafızasında yaşamayı sürdüreceği düşünülür. Meçhul asker anıtları, şehitlikler, anma törenleri ve kahramanlık anlatıları bireyin ölümünü kolektif bir anlamın içine yerleştirir. Böylece savaşta ölmek yalnızca trajik bir kayıp değil, aynı zamanda kutsal bir fedakarlık olarak görülür.
Bu kutsallaştırma, milliyetçilik ile dini söylemin birbirine eklemlendiği toplumlarda daha da güçlenir. Toprak vatan, ölüm şehadet, savaş kutsal mücadele, askerlik ise borç olarak tanımlanır. Millet, bayrak ve vatan neredeyse dokunulmaz değerler haline gelir. Bu değerler adına yapılan fedakarlıklar sorgulanamaz sayılırken savaşa itiraz edenler korkaklıkla, nankörlükle veya ihanetle suçlanabilir. Böylece siyasal bir karar olan savaş, ahlaki ve kutsal bir zorunluluk görüntüsü kazanır.
Oysa savaş ilan edenlerle savaşta ölenler çoğu zaman aynı insanlar değildir. Kararları siyasal ve askeri seçkinler alırken cepheye gönderilenler büyük ölçüde sıradan yurttaşlardır. Milliyetçilik burada sınıfsal farklılıkların üzerini örten güçlü bir birlik dili üretir. İşçiyle patronun, yoksulla zenginin, marabayla ağanın aynı milletin evlatları olduğu vurgulanır. Fakat savaşın yükü, kayıpları ve yoksulluğu toplumun farklı kesimleri arasında eşit biçimde dağılmaz. Cephede kurşun herkesi ayırmadan öldürse bile kimin cepheye gideceğini, kimin korunacağını ve savaş sonrasında kimin zenginleşeceğini toplumsal eşitsizlikler belirler.
Birinci Dünya Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Avrupa devletleri arasındaki sömürge rekabeti, silahlanma yarışı ve güç mücadelesi; milli onur, vatan savunması ve tarihsel haklar diliyle geniş kitlelere aktarıldı. Savaş başladığında milyonlarca insan birkaç ay içinde zafer kazanılacağına inanarak cepheye gönderildi. Sonuç ise milyonlarca ölüm, yıkılmış şehirler, çöken imparatorluklar ve derin bir toplumsal travma oldu.
Her devlet savaşı kendi milletinin haklı davası olarak anlatırken karşı tarafın askerleri de benzer bir inançla ölüme gidiyordu. Cephe hattının iki tarafındaki gençler, vatanlarını savunduklarına, milletlerinin geleceği için fedakarlık yaptıklarına ve haklı bir davanın parçası olduklarına inanıyorlardı. İşte böyle durumlarda milliyetçilik, ölümü yalnızca katlanılması gereken bir felaket olmaktan çıkarıp anlamlı, onurlu ve hatta kutsal bir fedakarlığa dönüştüren en güçlü ideolojik çerçevelerden biridir.
Fakat milliyetçiliğin savaşla ilişkisi yalnızca insanları vatan uğruna ölmeye ikna etmesiyle sınırlı değildir. Daha tehlikeli olan, bazı koşullarda karşı taraftakilerin yalnızca yenilmesi gereken askerler değil, ortadan kaldırılması gereken bir halk olarak görülmeye başlanmasıdır.
Bir sonraki yazıda tam da bu dönüşüme bakacağım. Milliyetçilik insanlara yalnızca kimin uğruna öleceklerini değil, kimi ve hangi koşullarda öldürmenin meşru olduğunu nasıl öğretir?