Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
19°
Ara

Mimarlık haftasından bir facianın gölgesine

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Mimarlık haftasından bir facianın gölgesine

Geçtiğimiz hafta Dünya Mimarlık Günü’nü ve ardından Mimarlık Haftası’nı kutladık.
Türkiye’nin farklı şehirlerinde Mimarlar Odası şubeleri, üniversiteler ve meslek kuruluşları sergiler, söyleşiler, paneller düzenledi. Mimarlığın yalnızca bina çizmek olmadığını, güvenli, sağlıklı ve yaşanabilir çevreler oluşturmanın önemli bir toplumsal sorumluluk olduğunu bir kez daha konuştuk.

Bu yılın “Barınma Bir İnsan Hakkıdır” teması da bunun altını özellikle çiziyordu. Bir mimar olarak mesleğimizin daha çok konuşulmasını, daha fazla önemsenmesini çok değerli buluyorum. Ne yazık ki Mimarlık Haftası’nın hemen ardından mesleğimizi bu kez çok acı bir haberin içinde konuştuk.

8 Ekim sabahı Maltepe Cevizli’de yedi katlı bir binanın alt katları çöktü. Beş insanımızı kaybettik. Böylesi bir olayda söylenecek ilk söz elbette hayatını kaybedenlere ve ailelerine dair... Vefat edenlerin ailelerine ve sevdiklerine başsağlığı ve sabır diliyorum. 
Hiçbir mesleki tartışma, kaybedilen beş hayatın önünde değil ancak bu beş canımız suçsuz yere şuan aramızda değilse bunun sorumluları tespit edilmeli.
Ardından soruşturma başladı…

Binanın mimarı olan meslektaşımız ve yapım dönemindeki şantiye şefi önce gözaltına alındı, sonrasında tutuklandı. Bilirkişi ön raporunda her ikisine de kusur atfedildi.
Tam burada durmak istiyorum.
Çünkü aynı incelemelerde binanın geçmişine ilişkin başka, çok önemli bir gerçek daha ortaya çıktı.

Yapı ilk haliyle daha düşük katlı olarak ruhsatlandırılmıştı. Sonraki yıllarda binaya dört ruhsatsız kat eklendi. Üstelik bu katlar fark edilmiş, 1989 ve 1990 yıllarında haklarında yıkım kararları alınmıştı.
Ama yıkılmamışlardı.
Aradan yaklaşık 36 yıl geçti.
Ve insanlar o binada yaşamaya devam etti.
İşte benim itirazım burada başlıyor.
Bir meslektaşımı savunmak, bilirkişiden önce karar vermek ya da “hiçbir sorumluluğu yoktur” demek değildir. Buna elbette teknik incelemeler ve hukuk karar verecek.
Ama aynı şekilde, bir binanın yaklaşık kırk yıllık hikâyesini tek bir isme, tek bir imzaya ya da tek bir meslek grubuna indirgemek de bana adil gelmiyor.

Bir mimar bir yapı tasarlıyor.
Sonra o yapıya projede olmayan katlar ekleniyor.
Kamu bunu tespit ediyor.
Tutanak tutuluyor.
Yıkım kararı alınıyor.
Ama karar uygulanmıyor.
Yıllar geçiyor, bina kullanılmaya devam ediyor.
O halde sormamız gerekmiyor mu?
Bu hikâyede sorumluluk gerçekten nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Mimarın, mühendisin ve şantiye şefinin elbette çok ağır mesleki sorumlulukları var. Zaten mesleğimizin değerini artırmanın yolu da bu sorumluluklardan kaçmak değil. Tam tersine, gerektiğinde hesabını verebilmek.
Fakat sorumluluk dediğimiz şey ancak doğru kişiye, doğru eylem için ve doğru ölçüde yöneltildiğinde anlamlıdır.
Yoksa her facianın ardından proje dosyasındaki ilk imzaları bulup birkaç meslek insanını kamuoyunun önüne koymak, asıl soruları sormamıza engel olabilir.
Kaçak katları kim yaptı?
Nasıl yapıldı?
Yıkım kararları neden uygulanmadı?

Bir yapı onlarca yıl boyunca ruhsatına aykırı biçimde nasıl kullanılabildi?
Ve en önemlisi, bugün İstanbul’da benzer durumda kaç bina var?

Geçen hafta mimarlığın değerini konuştuk.
Bu hafta ise bence mimarlık mesleğine gerçekten değer vermenin ne anlama geldiğini konuşmalıyız.

Mimarı yalnızca bina güzel olduğunda alkışlamak ya da bina çöktüğünde ilk suçlanacak kişi olarak görmek yerine, yetkisinin de sorumluluğunun da sınırlarını doğru tarif etmek zorundayız.
Çünkü bence adil olmak için, sorumluyu bulmak kadar, sorumluluğu doğru yere koyabilmek de bir o kadar önemli…

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *