İnsan doğuştan mı kötüdür, yoksa kötülüğü mü öğrenir?
Bazı kitaplar vardır, son sayfasını çevirdiğinizde bitmez. Kapağını kapatır, rafa kaldırır, başka kitaplara geçersiniz ama anlattığı hikâye bir yerlerde sizinle yaşamaya devam eder. Çünkü o kitaplarda yalnızca başkalarının hayatlarını değil, kendinizi de bulursunuz. John Steinbeck’in Cennetin Doğusu tam olarak böyle bir roman.
Steinbeck, insanlığın en eski sorularından birini sorar: İnsan doğuştan mı kötüdür, yoksa kötülüğü mü öğrenir? Daha da önemlisi, bir insanın içinde kötülüğün var olması, onun kötü biri olmaya mahkûm olduğu anlamına gelir mi?
Roman, bu soruların peşinden giderken bizi Kaliforniya’nın bereketli topraklarına, iki kardeşin hikâyesine ve kuşaklar boyunca birbirini takip eden aile hesaplaşmalarına götürür. Fakat anlatılan, yalnızca bir ailenin geçmişi değildir. Steinbeck, insanlığın binlerce yıldır kurtulamadığı bir meselenin izini sürer: İyilikle kötülüğün bitmeyen savaşı.
Bu savaşın en çarpıcı tarafı, cephelerin her zaman belirgin olmamasıdır. Kötülük, her zaman karanlık bir yüzle, elinde bir bıçakla ya da açık bir düşmanlıkla çıkmaz karşımıza. Bazen sevgi bekleyen bir çocuğun sessizliğinde, bazen kardeşler arasındaki görünmez rekabette, bazen de insanın başkasına yaşattığı acıyı kendisine hak görmesinde saklanır.
İnsan, kendisine yapılan kötülüğün hesabını sorarken başkasına kötülük yapmaya başladığını fark etmeyebilir. Bir zamanlar kurban olduğu hikâyenin içinde, gün gelir, zalimin yerine geçebilir. Belki de kötülüğün en tehlikeli yanı budur: Kendini çoğu zaman haklılık kılığına sokması.
Steinbeck’in dünyasında insanın geçmişi, ailesi ve yetiştiği koşullar önemsiz değildir. Bir çocuğun nasıl sevildiği, nasıl ihmal edildiği, hangi yaralarla büyüdüğü, ileride kim olacağını etkiler. İnsan bazen kendisine bırakılan mirasın altında ezilir. Bazen de hiç seçmediği bir geçmişin hesabını ömrü boyunca öder.
Ancak Cennetin Doğusunu büyük bir roman yapan şey, insanı yalnızca geçmişinin ürünü olarak görmemesidir. Steinbeck, insanın bütün kusurlarına, zaaflarına ve karanlık taraflarına rağmen önüne bir kapı bırakır. O kapının üzerinde tek bir kelime yazar: Timshel.
İbranice kökenli bu sözcük, romanın düşünsel merkezinde, insanın seçim yapabilme özgürlüğünü temsil eder. Kötülüğe teslim olmak zorunda değilsin. İçinde kıskançlık, öfke, nefret ya da intikam duygusu taşıyor olabilirsin. Sana haksızlık edilmiş, hayat seni yaralamış olabilir. Ama bütün bunlar, başkasını yaralamak zorunda olduğun anlamına gelmez.
İşte insanın özgürlüğü tam da burada başlar.
Çünkü iyilik, hiç kötülük düşünmemiş olmak değildir. Belki de iyilik, kötülüğü yapabilecek durumda olduğun hâlde başka bir yolu seçebilmektir. Öfkeliyken öfkenin esiri olmamak, incinmişken başkasını incitmemek, sana yapılanı bir başkasına yaparak rahatlamaya çalışmamaktır.
Elbette bu, insanın her koşulda özgürce seçim yapabildiği ya da yaşadığı her şeyden tek başına sorumlu olduğu anlamına gelmez. Yoksulluk, şiddet, ihmal ve sevgisizlik insanın hayatında derin izler bırakır. Herkes aynı koşullarda büyümez, herkes aynı imkânlara sahip değildir. Fakat insanın koşullarını kabul etmekle, o koşulların onu bütünüyle tanımlamasına izin vermek arasında önemli bir fark vardır.
Peki, insan doğuştan mı kötüdür?
Belki de soruyu yanlış soruyoruz. İnsan, iyiliği de kötülüğü de mümkün kılan bir varlık olarak dünyaya gelir. Hayat boyunca öğrendikleri, yaşadıkları, kaybettikleri ve seçtikleriyle şekillenir. Bazen iyiliği öğrenir, bazen kötülüğü. Bazen ikisi arasında gidip gelir ve en çok da kendi içindeki mücadelede yorulur.
Steinbeck'in anlattığı dünya kusursuz insanların dünyası değildir. Kimse bütünüyle masum, kimse bütünüyle karanlık değildir. İnsan, kendi içinde taşıdığı çelişkilerle insandır. Onu değerli kılan, hiç düşmemesi değil; düştüğünde hangi yöne yürümeyi seçeceğidir.
Belki de bu yüzden Cennetin Doğusu, yalnızca ailelerin geçmişine değil, insanın kendi vicdanına da tutulmuş bir aynadır. O aynada başkalarının kötülüğünü görmek kolaydır. Asıl mesele, kendi içimizde büyüttüğümüz karanlıkla yüzleşebilmektir.
Çünkü dünyayı biraz daha yaşanabilir kılacak olan şey, kötülüğün hiç var olmaması değil, onun kaçınılmaz olduğuna inanmaktan vazgeçmemizdir.
İnsan geçmişinden kaçamayabilir. Çocukluğunu, ailesini, kendisine yapılanları değiştiremeyebilir. Ama bütün bunların devamını yazmak zorunda değildir.
Ve belki de insan olmanın en büyük imkânı burada saklıdır: Kötülüğü tanımak, onun gibi olmak zorunda olmadığımızı anlamak ve her şeye rağmen iyiliği seçebilmek.