Önce özür kültürü…
Türkiye’de yaşananları yalnızca siyasal bir kriz, ekonomik bir darboğaz ya da toplumsal bir yozlaşma olarak değerlendirmek, süreci okumak açısından eksik kalır.
Asıl kaygı verici olan, bütün bu sorunların birbirini besleyerek insanın insana, toplumun adalete, bireyin geleceğe duyduğu güveni aşındırmasıdır.
Ekonomik sıkıntılar derinleştikçe yaşam mücadelesi ağırlaşıyor; siyaset ortak akıl üretmek yerine kutuplaşmanın dili haline geldiğinde toplumsal dayanışma zayıflıyor. Medya gerçeği araştırmak yerine algıları beslediğinde doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Yolsuzluk, kayırmacılık ve haksızlık karşısında hesap verebilirlik zayıfladığında ise yalnızca hukuk değil, toplumun vicdanı da yara alıyor.
Fakat bütün bunların ötesinde, daha derin bir sürecin çarkları arasında örseleniyoruz. Ahlakın çıkar karşısında, erdemin güç karşısında, liyakatin sadakat karşısında, vicdanın ise kişisel menfaat karşısında geri çekilmesi gibi.
Aile, sevgi, saygı, merhamet ve empati gibi değerlerin zayıflaması yalnızca bireysel ilişkileri değil, toplumsal yaşamın bütün dokusunu bozuyor.
İnsanların birbirini anlamak yerine yargıladığı, dinlemek yerine suçladığı, dayanışmak yerine ayrıştığı bir ortamda toplumu anlamak da giderek güçleşiyor.
Elbette bu süreci yorumlarken, çok dikkatli olmak gerek. Toplumun tamamını ahlaki çöküntü içinde görmek, hala dürüstlüğü, emeği, sevgiyi ve adaleti yaşatmaya çalışan milyonlarca insanın varlığını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Her toplumda iyiler ve iyi olmayanlar elbette vardır. Önemli olan iyiliği büyüterek toplumsal ahlakın güçlenmesini sağlamaktır.
Bir toplumun gerçek çöküşü, ekonomik kaynaklarını tüketmesiyle değil; haksızlığa alışması, vurdumduymazlığı, kötülüğü sıradanlaştırması ve iyiliği savunmaktan vazgeçmesiyle başlar.
Çünkü adalet vicdanın hep taze tutulmasıdır. Ahlak yalnızca aile içinde, erdem yalnızca kitaplarda, demokrasi yalnızca seçmekle var olamaz. Bunların her biri gündelik hayatın, kamusal sorumluluğun ve insan ilişkilerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, yalnızca ekonomik refah ya da siyasal değişim değil; insanı yeniden merkeze alan, ahlakı ilkeye, adaleti güvenceye, sevgiyi toplumsal dayanışmaya dönüştüren bir vicdan ve değerler uyanışıdır.
Ve bütün bunların ortasında kendimizi sorgulayamazsak, hiç var olmamış gibi yok olur gideriz.
Dünya değişiyor ve herkes kendine göre önlem almaya çalışıyor. Demokratik değerleri önemseyen, sistemini denge ve adalet ölçüleriyle oturtan toplumlar çok daha istikrarlı ve konforlu bir yaşam yolunu tercih ediyorlar. Akıl, mantık ve bilimi es geçenler ise bocalamaya devam ediyor.
Siyasetin sorumsuz söylemleri, temelsiz suçlamalar ve medyanın körüklediği algı kirliliği, son fon olayında olduğu gibi ciddi meselelerin özünden uzaklaşmasına neden oluyor. Gerçeğin yerini ithamlar aldığında yalnızca haksız yere suçlanan insanlar mağdur olmuyor; toplumun adalete ve hakikate duyduğu güven de derinden sarsılıyor.
Son fon olayında Milletvekili Ümit Özlale, bu kadar açık bir haksızlık karşısında çıkıp özür dilemeyecek mi? Yanılmayı kabul etmek erdem, özür dilemek ahlaki bir sorumluluktur. Bir toplumda özür kültürü yoksa hesap verebilirlik, hesap verebilirlik yoksa adalet kültürü de eksik kalır. Asıl ahlaki çöküş, yalnızca yanlış yapmakta değil, yanlışın karşısında utanma ve sorumluluk duyma yetisini kaybetmektir.