Tek kişilik yönetimin bedeli
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi Neden Bu Hâliyle Sürdürülemez?
Demokrasi, Yargı Bağımsızlığı ve Devletin Yeniden Kurumsallaşması Üzerine Bir Reform Çağrısı
Kıymetli okurlar;
Bir ülkenin en büyük tehlikesi yalnızca ekonomik kriz, dış tehdit veya doğal afet değildir.
Bazen en büyük tehlike, devletin kendi kurumlarının zaman içerisinde karar alma, denetleme ve gerektiğinde yanlışları düzeltme kapasitesini kaybetmesidir.
Çünkü bir devletin ayakta kalmasını sağlayan yalnızca siyasi iktidarın gücü değildir. Hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, liyakat, kuvvetler ayrılığı, kurumsal hafıza ve toplumun devlete duyduğu güven de en az bunun kadar önemlidir.
Bugün Türkiye’de tartışmamız gereken temel meselelerden biri, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin ülkemizin kurumsal yapısı üzerinde meydana getirdiği sonuçlardır.
2018 yılında uygulanmaya başlayan sistem, hızlı karar alma ve yönetimde istikrar hedefleriyle savunuldu.
Ancak aradan geçen yılların ardından artık daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor:
Bir ülkede bütün temel karar mekanizmalarının tek siyasi makam etrafında yoğunlaşması, devleti gerçekten güçlendirir mi; yoksa zaman içerisinde kurumları zayıflatarak devletin dayanıklılığını mı azaltır?
Benim kanaatim açıktır.
Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin mevcut yapısıyla sürdürülmesi doğru değildir.
Bu değerlendirmeyi yalnızca siyasi bir tercih olarak değil; kuvvetler ayrılığı, kurumsal risk yönetimi, kamu yönetimi kapasitesi ve demokratik hesap verebilirlik açısından ele almak gerektiğine inanıyorum.
Devlet Bir Kişinin Yönetebileceği Kadar Basit Bir Sistem Değildir
Modern devlet; ekonomi, hukuk, eğitim, sağlık, güvenlik, enerji, çevre, teknoloji, dış politika ve yerel yönetimler gibi birbirine bağlı çok sayıda karmaşık sistemden oluşur.
Bu kadar büyük bir yapının sağlıklı işlemesi için yalnızca güçlü bir siyasi irade yeterli değildir.
Bağımsız uzmanlık, kurumsal sorumluluk, denetim ve karar süreçlerinde yetki dağılımı gerekir.
Bir mühendis olarak bu durumu sistem güvenliği açısından değerlendiriyorum.
Karmaşık mühendislik yapılarında bütün yükü tek bir taşıyıcı elemana aktarmak, o elemanın arızalanması hâlinde sistemin tamamını tehlikeye atabilir.
Bu nedenle güvenli tasarımda yük dağılımı, yedeklilik, bağımsız kontrol ve güvenlik katsayıları kullanılır.
Devlet yönetiminde de kuvvetler ayrılığı ve bağımsız kurumlar benzer bir güvenlik işlevi görür.
Bir devletin bütün kritik kararlarını tek merkezde toplamak, mühendislikte sistemin bütün güvenliğini tek bir taşıyıcı elemana bağlamaya benzer.
Bu nedenle mesele yalnızca Cumhurbaşkanının kim olduğu değildir.
Asıl mesele, sistemin herhangi bir kişiye gereğinden fazla bağımlı hâle gelmesidir.
Kuvvetler Ayrılığı Zayıflarsa Devlet Güçlenmez
Demokratik sistemlerde yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge, yönetimi yavaşlatmak için oluşturulmuş gereksiz bir mekanizma değildir.
Bu denge, kamu gücünün sınırlandırılmasını ve denetlenmesini sağlar.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin Türkiye’deki uygulamasında yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaşması, Meclisin denetim kapasitesi ve üst düzey kamu atamaları üzerinde önemli tartışmalar doğurmuştur.
Bu tartışmaların kişilere yönelik siyasi değerlendirmelerden çıkarılarak anayasal kurumların işleyişi üzerinden yürütülmesi gerekir.
Çünkü güçlü devlet, yürütmenin hiçbir engelle karşılaşmadan karar aldığı devlet değildir.
Güçlü devlet; yanlış kararın denetlenebildiği, hukuka aykırı işlemin durdurulabildiği ve hiçbir makamın hukuk karşısında sınırsız olmadığı devlettir.
Yargı Bağımsızlığı Olmadan Hukuk Devleti Olmaz
Türkiye açısından en ciddi tartışma alanlarından biri de yargı bağımsızlığıdır.
Bir ülkede vatandaş, mahkemeye başvurduğunda siyasi görüşü, ekonomik durumu veya sahip olduğu bağlantılar nedeniyle farklı muamele görmeyeceğine inanmalıdır.
Yargı kararlarının siyasi tartışmaların merkezine yerleşmesi, yüksek yargı kurumları arasında yaşanan uyuşmazlıklar ve yargının bağımsızlığına ilişkin kaygılar hukuk sistemine duyulan güveni aşındırmaktadır.
Burada bütün hâkim ve savcıların görevlerini bağımsız biçimde yerine getirmediği gibi bir genelleme yapmak doğru değildir.
Ancak bireysel meslek mensuplarının dürüstlüğü, kurumsal bağımsızlık sorunlarının tartışılmasına engel değildir.
Yargının bağımsızlığı yalnızca anayasa metninde yazılı bir ilke olarak kalmamalı, uygulamada da güvence altına alınmalıdır.
Bu nedenle Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yapısı, hâkimlik teminatı, yüksek mahkeme kararlarının uygulanması ve yürütmenin yargı üzerindeki kurumsal etkisi kapsamlı biçimde yeniden değerlendirilmelidir.
Çünkü adalete duyulan güven zayıfladığında yalnızca hukuk sistemi değil, ekonomik ve toplumsal düzen de zarar görür.
Liyakat Yerine Sadakat Esas Alınırsa Kurumlar Zayıflar
Bir devletin kurumsal kapasitesi, sahip olduğu binalardan veya kullandığı teknolojilerden önce insan kaynağına bağlıdır.
Kamu yönetiminde görevlendirmelerin siyasi yakınlık, kişisel ilişki veya sadakat üzerinden yapıldığı yönündeki algının yaygınlaşması bile devletin kurumsal itibarına zarar verir.
Liyakat yalnızca sınav kazanmak veya diploma sahibi olmak değildir.
Görevin gerektirdiği bilgiye, deneyime, etik yeterliliğe ve karar alma kapasitesine sahip olmaktır.
Bir kamu kurumunun başına getirilen kişinin öncelikli niteliği siyasi bağlılığı değil, o kurumu yönetebilecek mesleki yeterliliği olmalıdır.
Devlete sadakat, bir kişiye veya siyasi partiye koşulsuz bağlılık değil; anayasaya, hukuka ve kamu yararına bağlılıktır.
Türkiye’nin kamu yönetiminde bu ilkeyi güçlendirmesi gerektiğine inanıyorum.
Seçmen İradesi Siyasi Transferlerin Aracı Olamaz
Demokratik güvenin bir diğer boyutu da seçmen iradesine saygıdır.
Farklı siyasi partilerden seçilmiş bazı belediye başkanlarının AK Parti’ye geçişleri, Türkiye’de demokratik temsilin sınırlarının yeniden tartışılmasını gerekli kılmaktadır.
Bir belediye başkanının siyasi düşüncesi elbette değişebilir.
Ancak belediye başkanlığı yalnızca kişisel bir makam değildir.
O makamın arkasında seçmenin ortaya koyduğu siyasi tercih bulunmaktadır.
Burada savunulması gereken ilke bütün partiler için aynı olmalıdır.
Bugün başka bir partiden AK Parti’ye geçiş için hangi demokratik ilkeyi savunuyorsak, yarın AK Parti’den başka bir partiye geçiş için de aynı ilkeyi savunmalıyız.
Seçmenin oyu, seçimden sonra başka bir siyasi iradeye taşınabilecek kişisel bir siyasi sermaye değildir.
Bu nedenle seçilmiş yerel yöneticilerin parti değiştirmesi konusunda bireysel siyasi özgürlük ile seçmenin temsil hakkını birlikte koruyan demokratik düzenlemeler tartışılmalıdır.