Anı yazmak ya da tarihe bir not
Sizin de dikkatinizi çekti mi teknolojinin ilerlemesi sonucu başta gazete ve diğer basılı yayınlar pek okunmuyor. Çoğunlukla insanlarımızın ellerinde “akıllı” telefon var onunla meşgul olmakta. İstisnalar haricinde büyük çoğunluk oyun oynamakta. Oysa teknoloji yaşamımızı kolaylaştırmak için var olsa da toplumun çoğunluğunu sorunlarından uzak tutmak için var olmakta.
Gazete, dergi ve kitap okuyan gittikçe azaldı. Çoğunluk günü kurtarmak ya da geçiştirmek için ya akıllı telefonlarıyla ya da bilgisayarı başında vakitlerini harcamakta. Oysa öğrenmek, yaşamı yaşanır hale getirmek insan evladının elinde. Kabullenmek, sessiz kalmak ve itaat etmek kurulu sistemin önemsediği toplum karakterinden biridir
Dün on ya da onbeş kişiden korkup onları tank, top, bazuka ve askeri milisleriyle “hain tuzaklarda, tan uykularda” katletmişti. Bugün yine on ya da onbeş “emekliden” korkup haklarında soruşturma açan, gözaltına alıp tutuklama yapılmakta.
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinin İstanbul Sıkıyönetim mahkemelerinin önemli savcıların biri Faik Tarımcıoğlu’nun hazırladığı iddianamelere bakın. “30/40 kişilik fantastik hayalci, maceraperest kişiler, ne Anayasayı silah zoruyla değiştirebilir, ne de devleti değiştirmek için ciddi bir tehlike teşkil eder” der. Yine de sorgusunu yaptığı iddianamesini hazırladığı topluluk ve kişiler için ceza yasalarının 146/1 yani idam cezasını ister. Birçok insanın yaşamını alt üst eden iddianameler hazırlayıp ceza yağdıran bu şahıslar nasıl huzur içinde olabilir?
12 Eylül Askeri Faşist Darbesinin “netekim paşaları” dokunulmaz zırhları çıkarılınca yargılandılar. Göstermelik bir mahkemede yargılanmış bile olsa sanık sandalyesine oturmaları nasıl bir duygu olduğunu anlamış mıdır? Bu şahısların yazdıkları anılar “netekim paşasının” resimleri gibi birden parlayıp birden söndüler. Bir gerçek var ki bunların yaşamı ve toplumu nasıl gördükleri “kurulu sistemin” yakası kalkık, omuzu kalabalık ve beli silahlı güçlerinin karakterini ortaya çıkarmakta.
Devletin bu saçağını oluşturan güçler kendi gerçeklerini açıklarken yaptıklarına yasal kılıf bulmakta. Bunlar tarihi yazdıklarını sanmakta. Oysa dün ABD ve Pentagonda eğitilenler ülkenin siyasi parti ayağını da kurmuştu. “Din, devlet ve bayrak” sözlerini dillerine dolayıp, gayri meşru ticarete girenler “devletin” tetikçisi oldu. Ankara da 7 TİP’ li öğrenci ve Abdi İpekçi’ nin katilleri şimdilerde kahraman yapılmakta. Bunların yazdığı ve anlattığı anılarda yaptıklarını haklı göstermekten başka bir şey değil.
İşte bu süreçte birçok tanıdığım ve görüştüğümün yanında adlarını duyduklarım anılarını yazmakta. Her kim olursa açığa çıkmamış ya da çıkmış yanlış- eksik ifade edilmiş gerçeklerin gün ışığına çıkması anılarda samimi olarak anlatılması ciddi bir sorumluluktur.
Hele ki bir topluluk ya da kurum (devlet, parti yani örgüt) ve kuruluş adına sorumluluk yüklenmiş kişilerin yazdığı ya da söyledikleri tarihe bir nottur. Bu nedenle “anı” yazmak bir o kadar zor ve sorumluluk gerektirir. “Anı” yazması gerekenler toplum, kurum ve kuruluş adına karar almak durumuna gelmiş ve böylelikle tarihin akışını etkilemiş kişiler olması toplumsal değer taşır.
Birey dahi olsa toplumsal sorumluluğu olan kişiler o koşullarda verilmesi gereken bir kararın neden alındığı ya da alınmadığını bilir. Alınan kararın topluma yüklediği bedel ve sorumlulukları mutlak vardır. Ya doğrudan ya da birinci veya ikinci ağızdan olay ve olgulara değerli dostum Sezai Sami gibi olmasa bile bilgim var biliyorum.
Bir biçimde yollarımızın kesiştiği yaşamın ağır yüklerini sırtladığımız dönemde hayatta kalan dostların bazıları anılarını yazmakta. Yazanlar kimi anı kimi öykü biçiminde yaşananları anlatmakta. Hasan Alıcı, Yücel Çiftçi, Şehriban Teyhani, Hüseyin Demirdal ve Gürsel Şamiloğlu bunlardan birkaçı. Kâğıda dökülen anı ve öyküler bir dönemi açıklamaya çalışmakta. Yaptıkları yeterli mi yetersiz mi sorun değil kim neyi ne kadar biliyorsa yani bildiği kadar bile anlatsa karanlıkta kalmış olay ve olgular açığa çıkar. Belki de unutulmuş ya da hiç bilmediğimiz olay ve kişiler yeni çıkacak kitaplar arasında bulacağız.
Geçmişini bilmeyen toplumlar geleceği üzerine bina edeceği zemini bulamaz. İşte bu nedenle dünü ve bugünü karşılaştırabilecek ve geleceğe zemin hazırlamak yaşı ne olursa olsun yaşayanların “güzel insan” temelinde sorumluluğundadır.