Dinden devlete İran medeniyetinin uzun gölgesi
Savaş başladığından beri İran üzerine bu yazıyla birlikte beşinci yazımı yazıyorum. Yazılarımda mümkün olduğunca İran kültürünü ve İran halklarını mevcut molla rejiminden ayrı değerlendirmeye çalıştım. Çünkü tarihsel derinliği olan İran medeniyeti ile siyasal olarak eleştirdiğim mevcut yapıyı/rejimi özdeşleştirmek bana pek doğru gelmiyor.
İran dünyanın en kadim ve en etkili medeniyet merkezlerinden biridir. Daha önceki yazılarımda İran medeniyetinin dünya dinleri, siyasal tahayyüller ve kültürel semboller üzerindeki etkilerine kısmen değinmiştim, ancak bu etkilerin somut tarihsel yansımalarını ayrıntılı biçimde ele almamıştım. Bu yazıda ise Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’dan modern siyasal kültürlere kadar uzanan birçok düşünce ve inanç sisteminin içinde yer alan İran’ın sessiz ama güçlü izlerini ortaya koymaya çalışacağım.
Dinler tarihi genellikle “vahiy tarihi” üzerinden anlatılsa da biraz yakından bakıldığında dinlerin aynı zamanda karşılaşmaların, ödünç almaların ve dönüşümlerin tarihi olduğu görülür. Bu açıdan İran inanç sistemi, başta Zerdüştlük olmak üzere, dünya dinleri üzerinde sandığımızdan çok daha derin izler bırakmıştır.
Zerdüştlük, insanlık tarihinin en keskin kozmolojik ayrımlarından birini, yani iyi ile kötü arasındaki ontolojik mücadeleye dayanan “düalist düşünce” sistemini geliştirdi. Bu sistemde iyiliğin temsilcisi Ahura Mazda iken, kötülüğün karşılığı Ahriman’dır. Özellikle Babil sürgünü sonrasında Yahudi düşüncesinde belirginleşen “kişiselleşmiş kötülük” fikrinin, yani Şeytan’ın giderek Tanrı’dan bağımsız bir varlığa dönüşmesinin arkasında İran etkisini görmek mümkündür. Başka bir deyişle, Şeytan’ın isyan anlatısının gerisinde biraz da Ahriman’ın gölgesi vardır.
İran etkisi bununla da sınırlı değildir. Kıyamet günü fikrinin sistematikleşmesi, melekler ve şeytanlar hiyerarşisi, cennet–cehennem tasvirleri gibi birçok unsurun gelişiminde İran düşüncesinin etkili olduğunu ileri süren çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Dolayısıyla bugün bir camide, kilisede ya da sinagogda dile getirilen bazı söylem ve pratiklerde, kaynağı büyük ölçüde unutulmuş olsa da İran medeniyetinin kadim izleri hala yaşa(tıl)maktadır.
Mithra’nın İran’dan çıkıp Roma’da “Mithras” olarak yeniden doğması da aynı hikayenin bir parçasıdır. Roma askerleri arasında yayılan Mithraizm gizli ritüelleri, yeraltı/mağara tapınakları ve kurtarıcı figürüyle dikkat çeker.
Üçüncü yüzyılda yaşayan İranlı Mani ise tüm insanlığa hitap eden evrensel bir din kurmayı başarmıştı. Mani; Zerdüştlüğün düalizmini, Hristiyanlığın mesihçi anlayışını ve Budizm’in etik yaklaşımını aynı sistem içinde birleştirmişti. Maniheizm’in Çin’den Roma’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmasında Batı ve Doğu düşünce geleneklerini ortak bir kozmolojik sistem içinde buluşturması büyük rol oynamıştır.
Maniheizm’in ardından ortaya çıkan Mazdekizm de İran tarihinin en dikkat çekici muhalif dinsel hareketlerinden biriydi. Mazdek’in savunduğu eşitlikçi ve paylaşımcı fikirler, yalnızca Sasani toplumunda değil, sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan birçok düalist ve eşitlikçi harekette de yankı buldu. Paulicianlar, Bogomiller ve Katarlar gibi Orta Çağ'ın muhalif dinsel hareketlerinde Maniheist ve Mazdekçi mirasın izlerine dikkat çeken araştırmalar vardır. Benzer biçimde Anadolu’da Selçuklu dönemindeki Babai hareketinde ve Osmanlı döneminde Şeyh Bedreddin etrafında şekillenen dinsel söylemlerde de Maniheizm ve Mazdekizm kaynaklı düalist ve eşitlikçi yankılar hissedilir.
İran’ın etkisi yalnızca dinsel alanla sınırlı değildir. Siyaset ve devlet yönetimi üzerinde bıraktığı miras da en az bunun kadar önemlidir. İran düşünce geleneği hem iktidar yapılarını hem de muhalif hareketleri etkileyen çok katmanlı bir tarihsel kaynak işlevi görmüştür.
Persler, tarihin ilk büyük merkezi bürokratik imparatorluklarından birini kurmuştur. Ahamenişler döneminde ortaya çıkan satraplık (eyalet) sistemi, vergi düzeni, haberleşme ağları, merkezi bürokrasi, çok etnili yönetim modeli yalnızca kendi dönemini değil Roma’dan Abbasilere, Osmanlı’dan modern devletlere kadar uzanan geniş bir siyasal hattı etkilemiştir.
Özellikle Abbasi devlet kültürü üzerinde İran etkisi son derece belirgindir. Halifelik Arap kökenli olsa da saray kültürü, vezirlik sistemi, devlet teşrifatı ve bürokratik yapı büyük ölçüde Sasani İranı’ndan devralınmıştır.
Öte yandan İran geleneğinde hükümdar yalnızca siyasi bir lider değildir aynı zamanda kozmik düzenin de temsilcisidir. “Farr” ya da “tanrısal ışık” taşıdığına inanılır. Bu yüzden İran siyasal düzeninde iktidar sadece hukuki olarak değil, metafizik bir meşruiyet de kazanır. Bu anlayışın izlerini İslam sultanlıklarında, Osmanlı’daki “zıllullah” anlayışında, şah kültlerinde, hatta modern Ortadoğu lider kültlerinde bile görmek mümkündür. Bugün dahi bölgede liderlerin yalnızca politik figür değil, tarihsel kader taşıyan kişiler gibi sunulması biraz da bu eski İran siyasal mirasının devamıdır.
İran siyasal kültürünün belki de en dikkat çekici yönlerinden biri, iktidarı yalnızca yönetime ilişkin bir alan olarak değil, aynı zamanda bir “gösteri” biçiminde kurmasıdır. Bu nedenle İran siyasal kültüründe sembolizm ve teatral yön oldukça güçlüdür. Görkemli törenler, büyük unvanlar, abartılı söylemler ve ihtişam duygusu İran iktidar anlayışının alametifarikasıdır. Çünkü mesele yalnızca yönetmek değil, aynı zamanda kudreti görünür kılmaktır.
İran, tarih boyunca başarılı bir şekilde ürettiği mitler, semboller, devlet aklı ve kutsal iktidar fikrinin yanı sıra etkili bir propaganda dili de geliştirmiştir. İran’ın propaganda dili o kadar güçlü ve etkiliydi ki Osmanlı sınırları içerisindeki halkları bile kendi siyasal ve dinsel çekim alanına bağlayabildi. Pir Sultan Abdal'a ait olduğu iddia edilen "Açılın kapılar Şaha gidelim!" sözü de bu tarihsel etkinin ve sembolik nüfuzun halk belleğindeki yansımalarından biri olarak okunabilir.
Sonuçta İran’ın tarihsel etkisi din, kültür, bürokrasi, siyasal sembolizm, lider kültü, kutsal iktidar anlayışı ve düşünsel yayılım üzerinden ilerledi. Bu yüzden İran’ı yalnızca bugünkü rejim üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü İran, tarih boyunca insanlığın dinsel ve siyasal tahayyülünü de şekillendirmiş bir medeniyettir. Bugün bir mabette dile gelen dualarda, bir devlet törenindeki ihtişamda ya da bir liderin kendini “Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi” olarak sunmasında bile fark edilmeden kadim İran’ın sesi yankılanmaya devam etmektedir.
