Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
20°
Ara

Muhalefetin sessiz gürültüsü

YAYINLAMA:
Muhalefetin sessiz gürültüsü

Türkiye siyasetinin içinde bulunduğu tabloyu yalnızca iktidarın gücü üzerinden okumak, meselenin önemli bir bölümünü eksik bırakmak olur. Çünkü siyasal iktidarların dayanıklılığı her zaman sadece kendi başarılarından kaynaklanmaz; karşılarında bulunan alternatiflerin toplumda ne kadar güven, umut ve yönetme kapasitesi duygusu üretebildiği de en az bunun kadar belirleyicidir.

Bugün Türkiye’de üzerinde düşünülmesi gereken temel meselelerden biri de bu olsa gerek.

Ekonomik sorunların, hayat pahalılığının, gelir dağılımındaki bozulmanın, adalet tartışmalarının, toplumsal huzursuzluğun, borsa spekülasyonlarının ve tarımda yolsuzluğun yoğun biçimde konuşulduğu bir dönemde, muhalefetin geniş toplum kesimlerinde aynı ölçüde güçlü bir siyasal karşılık üretememesi üzerinde ciddi biçimde durulmalıdır.

Çünkü demokratik siyasette seçmen yalnızca mevcut iktidardan duyduğu memnuniyetsizliğe göre karar vermez. Aynı zamanda karşısındaki seçeneğin ülkeyi yönetebileceğine, sorunları çözebileceğine ve kendisine güvenli bir gelecek sunabileceğine inanmak ister.

Bir toplumun mevcut düzenden rahatsız olması ile o düzeni değiştirecek siyasi alternatife güvenmesi aynı şey değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında seçmenin davranışını belirleyen unsur yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Güven, aidiyet, liderlik, kadro kalitesi, siyasal tutarlılık, toplumsal temas ve geleceğe ilişkin inandırıcı bir hikaye de en az ekonomi kadar önemlidir.

Muhalefetin temel problemi de uzun zamandır yalnızca “iktidara karşı olmak” ile “iktidara alternatif olmak” arasındaki mesafeyi kapatamamasıdır.

Türkiye’de muhalefet partilerinin önemli bir bölümünde toplumun önüne kapsamlı ve anlaşılır bir gelecek tasavvuru koymak yerine, çoğu zaman iktidarın gündemine tepki veren bir siyaset tarzının hakim olduğu görülmektedir. Oysa tepki siyaseti muhalefet üretir; fakat tek başına iktidar alternatifi üretmez.

İYİ Parti’nin kuruluş döneminde oluşturduğu siyasal beklenti ile bugün bulunduğu nokta arasındaki fark da bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir dönem merkez sağda yeni bir siyasal alan oluşturabileceği düşünülen partinin zaman içerisinde kendi seçmen tabanını genişletecek güçlü ve kalıcı bir siyasi hikaye oluşturmakta zorlandığı görülmektedir. Oy devşirme peşine takılarak demokratik değerlerden çok, ırkçılık algısı yaratacak milliyetçiliğe sarılması İyi partinin büyümesini engelledi.

CHP ve Yeni Parti açısından ise mesele daha farklı fakat daha da önemlidir.

Türkiye’nin en köklü siyasi kurumlarından biri olan CHP’nin ve Yeni Partinin yalnızca tarihsel kimliği üzerinden değil, yöneteceği Türkiye’nin ekonomik, sosyal, teknolojik ve kurumsal mimarisini ortaya koyan güçlü bir gelecek perspektifi üzerinden değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Türkiye’nin bugün ihtiyacı yalnızca seçim kazanabilecek isimler değil; devlet yönetimini bilen, ekonomi, hukuk, dış politika, teknoloji, eğitim, tarım, enerji ve yerel yönetimler konusunda yetkin kadrolardır.

Türkiye’de nitelikli insan kaynağı olmadığı söylenemez.

Tam tersine siyaset, akademi, bürokrasi, özel sektör ve sivil toplum içerisinde son derece yetkin insanlar bulunmaktadır. Asıl mesele bu insanların neden siyasetin karar mekanizmalarında yeterince görünür olmadığıdır.

Siyasetin en büyük sorunlarından biri liyakatli insanların kenarda beklediği, buna karşılık örgütsel ilişkilerin, kişisel sadakatlerin ve dar siyasi çevrelerin karar alma süreçlerinde daha etkili olduğu yönündeki toplumsal algıdır. Böyle bir algı güçlendiğinde seçmen yalnızca belirli kişilere değil, siyasal kurumların tamamına mesafe koymaya başlar.

Yerel yönetimler açısından ortaya atılan etik dışı davranış, usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları da bu nedenle son derece önemlidir.

Bu iddiaların her biri elbette hukuki süreçler ve somut deliller çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak siyaset açısından mesele yalnızca bir kişinin suçlu olup olmadığı değildir. Toplumda oluşan algının kendisi de siyasi sonuç üretmektedir.

Çünkü bir siyasi yapı demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, şeffaflık ve adalet kavramlarını savunuyorsa, yönettiği kurumlarda bu ilkeleri görünür biçimde uygulamak zorundadır.

Aksi durumda ortaya ciddi bir inandırıcılık problemi çıkar.

Vatandaşa hukuk devleti anlatırken kendi kurumlarında liyakat tartışmaları yaşanıyorsa, şeffaflıktan söz ederken kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin soru işaretleri oluşuyorsa, demokrasi savunulurken parti içi mekanizmalar yeterince demokratik işlemiyorsa, kullanılan siyasi söylemin toplumsal karşılığı giderek zayıflar.

Siyasette güven bir kez aşındığında onu yeniden oluşturmak, seçim kampanyası yürütmekten çok daha zordur.

Belki de bugün Türkiye’de muhalefetin önündeki en önemli mesele, güven inşa edememesidir.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un 17 Eylül 2026’da seçimlerin 16 Nisan 2028’de yapılabileceğine ilişkin öngörüsü de bu siyasi atmosfer içerisinde okunmalıdır. Uçum, bunun gerçekleşmesi için TBMM’nin seçimlerin yenilenmesi kararı alması gerektiğini ifade etmiş ve 2027’nin son çeyreğinde seçim ihtimalini düşük gördüğünü söylemiştir. Dolayısıyla 16 Nisan 2028 bugün itibarıyla kesinleşmiş bir seçim tarihi değil, dile getirilen bir siyasi ve hukuki senaryodur.

Fakat burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken tarih değil, siyasetin psikolojisidir.

Bir iktidarın seçim takvimini uzun vadeli biçimde tartışabilmesi, kendi siyasi hesaplarını buna göre yapabilmesi ve kamuoyuna uzun bir zaman perspektifi sunabilmesi; muhalefetin ise sürekli olarak iktidarın belirlediği gündeme cevap vermek zorunda kalması, siyasetteki psikolojik üstünlük tartışmasının önemli göstergelerinden biridir.

Muhalefetin bu tabloyu değiştirebilmesi için yalnızca daha sert konuşması veya iktidarı daha fazla eleştirmesi yeterli değildir.

Türkiye’nin karşısına somut bir yönetim modeli koyması gerekir.

Nasıl bir ekonomi? Nasıl bir hukuk sistemi? Nasıl bir eğitim modeli? Nasıl bir kamu yönetimi? Nasıl bir dış politika? Nasıl bir yerel yönetim anlayışıdır. Hepsinden önemlisi; Bunları kimlerle yapacaksınız? Sorusudur.

Çünkü toplumlar yalnızca fikirleri değil, o fikirleri hayata geçirecek insanları da seçer.

Türkiye’de muhalefetin önündeki temel mesele belki de bir seçim kazanmaktan önce, yeniden bir ehliyet, liyakat ve güven duygusu oluşturabilmektir.

Demokrasi yalnızca iktidarın denetlenmesi değildir. Aynı zamanda muhalefetin de kendisini sürekli yenilemesini gerektirir.

Güçlü demokrasilerin güçlü iktidarlar kadar güçlü, nitelikli ve hesap verebilir muhalefetlere ihtiyacı vardır.

Çünkü siyasette gerçek alternatif, yalnızca “onlar gitsin” diyebilmek değildir.

Asıl alternatif;

“Biz geldiğimizde neyi, nasıl ve kimlerle değiştireceğiz?” sorusuna toplumun inanabileceği bir cevap verebilmektir.

Bugün Türkiye siyasetinin belki de en büyük açmazı da budur.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *