Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
14°
Ara

Ekranda ihya edilen imparatorluk: Osmanlıcılık ve hatırlamanın siyaseti

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Ekranda ihya edilen imparatorluk: Osmanlıcılık ve hatırlamanın siyaseti

Osmanlıcılık, Türkiye’de milliyetçilik tartışmalarında çoğu zaman “milliyetçilik karşıtı” ya da “üst kimlik” olarak sunulur. Oysa pratikte Osmanlıcılık da en az diğer milliyetçilik biçimleri kadar güçlü bir seçici hafıza rejimi üretir. Burada hatırlanan/hatırlatılan Osmanlı, tarihsel bir imparatorluk değil, bugünün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden kurgulanmış bir ideal düzen anlatısıdır. Jan Assmann’ın ifadesiyle bu durum, bireysel ve gündelik hatırlamalara dayanan iletişimsel belleğin ötesinde, siyasal ve kültürel olarak kurumsallaştırılmış bir kültürel bellek inşasını ifade eder. Hatırlanan geçmiş, gerçekte yaşanmış olan(lar)dan ziyade; korunmaya, aktarılmaya ve tekrarlanmaya değer görülen bir seçkidir.

Bu seçilmiş Osmanlı hafızası, günümüzde en görünür ve en etkili biçimde televizyon dizileri aracılığıyla dolaşıma sokulmaktadır. Söz gelimi Diriliş, Payitaht, Uyanış ve Kuruluş gibi yapımlar, yalnızca kurgusal anlatılar değil, geçmişi bugünün siyasal ve duygusal ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyen güçlü birer hafıza yönlendiricileri olarak işlev görmektedirler. Gösterimdeki diziler, Osmanlı’yı tarihsel bir tartışma nesnesi olmaktan çıkarıp, ekran üzerinden kurulan kolektif bir duygu dünyası içinde yeniden ihya etmektedir.

Dizilerdeki Osmanlı, tarihsel çelişkileri olan bir siyasal yapı olmaktan çok, ahlaki bir evren olarak kurgulanır. İktidar daima adildir ve muktedir(ler) her zaman kusursuz ve bilgedir(ler). Düşman ise, zaman zaman “yerli işbirlikçiler” üzerinden temsil edilse de çoğunlukla Batılı, mutlak anlamda kötü ve ahlaken bozulmuş birer figür olarak tasvir edilir. Yapısalcı antropolog Claude Levi-Strauss’un mit çözümlemelerinde gösterdiği gibi, bu tür anlatılar karmaşık toplumsal gerçeklikleri iyi–kötü, düzen–kaos, sadakat–ihanet gibi ikili karşıtlıklar üzerinden sadeleştirir. Dizilerdeki tarih de, eleştirel bir analiz alanı olmaktan çıkarılarak, sade ve zamansız bir mitolojik anlatı dili içinde yeniden kurulur.

Bu mitolojik sadeleştirme süreci özellikle Osmanlı’nın toplumsal ve siyasal karmaşıklığında belirginleşir. Bürokratik çekişmeler, sınıfsal gerilimler, merkez–taşra ilişkileri, etnik ve dinsel eşitsizlikler ya tamamen görmezden gelinir ya da “ihanet”, “fitne” ve “dış mihrak” gibi bireysel zaaflara indirgenir. Levi-Strauss’un işaret ettiği gibi mitler, toplumsal çelişkileri çözmekten ziyade onları anlatı düzeyinde askıya alır. Dizilerde kurulan Osmanlı anlatısı da tam olarak böyle bir işlev görür.

Diziselelleştirilmiş Osmanlı hafızası, yalnızca geçmişe dair bir anlatı üretmekle kalmaz, daha önce de vurguladığım gibi, bugünün siyasal ve toplumsal tahayyülüyle dolaylı fakat etkili bir bağ içindedir. Güçlü lider figürü, mutlak sadakat ve düzenin merkezi bir otoriteyle sağlanabileceği fikri tarihsel temsilin görsel dili aracılığıyla bugüne taşınır. Assmann’ın hafızanın yön verici (normatif) işlevi dediği şey tam da burada devreye girer ve dizilerde kurgulanan geçmiş, güncel durumlarda nasıl davranılması gerektiğini öğreten ahlaki bir referans deposu haline gelir. Bu noktada Osmanlıcılık, tarihsel bir tartışma alanı olmaktan çıkar ve güncel siyasetin kendini haklılaştırdığı bir dile dönüşür.

Dizilerde çok kültürlülük, özellikle Osmanlı’nın millet sistemi üzerinden sıklıkla vurgulanır. Bu anlatıda Osmanlı, farklı dinlerin ve halkların barış içinde ve "kardeşçe" yaşadığı bir “altın çağ” olarak sunulur. Ne var ki bu altın çağ, halkların özgür iradesiyle geliştirilen bir yaşam pratiğinden ziyade, merkezi iktidarın hoşgörüsü sayesinde yaşanmıştır. Bu nedenle hoşgörü, karşılıklı olarak müzakere edilen bir uzlaşma kültürü değil, Osmanlı’ya özgü biçimde yönetenin merhametini ve aynı zamanda mutlak gücünü sergileyen sembolik bir jest olarak kurgulanır ve izleyiciye bu şekilde belletilir.

Kurgulanan bu imparatorluk hafızası, izleyiciye yalnızca geçmişin ihtişamını göstermekle kalmaz aynı zamanda bugünün sorunlarına karşı duygusal bir telafi imkanı da sunar. Ekonomik sıkıntılar, adalet tartışmaları ya da kurumsal zayıflıklar dizilerdeki güçlü devlet ve adil iktidar imgesiyle geçici olarak unutturulur. 

Bu yönüyle Osmanlıcılık, milliyetçilikten bir kopuş değildir. Aksine, milliyetçiliğin imparatorluk ölçeğinde yeniden paketlenmesidir. Dizilerde Misak-ı Milli merkezli milliyetçilik, toprak ve güç kaybı üzerinden hatırlatılarak dar ve savunmacı bir çerçeveye hapsedilip küçümsenirken; Osmanlıcılık fetihler, ihtişam ve genişleme üzerinden kurulan görkemli bir geçmiş anlatısı olarak idealize edilir. Ancak her iki durumda da yaşanmış gerçeklikler yerine seçilmiş bir geçmiş merkeze konulmaktadır. Böylelikle seçici hafıza üzerinden inşa edilen geçmiş, bugünün yerine de konuşan bir siyasal araç haline gelir.

Kısacası dizilerde üretilen Osmanlıcılık, geçmişi anlamak yerine, geçmişe nasıl bakılması gerektiğini telkin eder. Eleştirel bir tarih bilinci değil, yönlendirilmiş bir hatırlama biçimi sunar. Bu seçici hafıza, ekran aracılığıyla gündelik hayatın parçası haline gelir ve fark edilmeden bugünün siyasal dünyasını anlamlandıran bir çerçeve üretir.

 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *