İklim vuran ülke; İran’ın abartı geleneği
Savaş sürerken —gerçi henüz sona ermiş değil ama— İran’dan gelen bir açıklama, dikkat çekici olmanın ötesinde düşündürücü bir etki yaratmıştı. Söz konusu açıklamada, ABD’ye ait bir “iklim kontrol merkezinin” vurulduğu ve bu sayede yıllardır ABD tarafından engellenen yağışlı havanın Ortadoğu’ya geri döndüğü iddia edilmişti. Üstelik bu iddia, sadece sosyal medyada değil; öğretmen odalarından akademik sohbetlere kadar uzanan bir çevrede, yani kendini “okur-yazar” olarak tanımlayan kesimler arasında bile ciddiyetle tartışılmaktaydı.
İnsan ister istemez durup düşünüyor, gerçekten böyle bir şey oldu mu, yoksa burada başka bir söylem mi kuruluyor? Bu soruya direkt “doğru” ya da “yanlış” diye cevap vermek yerine, İran’ı kendi kültürel bağlamı içinde okumak daha anlamlı.
İran kültüründe oldukça yaygın olan tarof (ta’arof) geleneği üzerine uzun zamandır düşünüyorum. Basitçe ‘nezaketen ısrar’ olarak tanımlanabilecek tarof, birine bir şey teklif edilmesi, karşı tarafın bunu nazikçe reddetmesi ve teklifin birkaç kez yinelenmesi üzerine kurulu bir pratiktir. İlk bakışta basit bir görgü kuralı gibi görünse de aslında daha derin bir toplumsal ilişki biçimine işaret eder. Gündelik hayatta bu bir nezaket oyunudur. Bir dükkanda “sizden para alınmaz” denir ama aslında alınır; davet edilen kişi önce reddeder ama sonunda kabul eder. Herkes bu oyunun farkındadır.
Ama burada mesele sadece nezaket değildir. Tarof aynı zamanda itibarın korunması pratiği ve bir tür sembolik güç gösterisidir.
Ben bu abartılı nezaket gösterisine İran’da defalarca şahit oldum. Bir kez de tarof’un tam tersi bir davranışa maruz kalmıştım. Bu sefer nezaketin yerini başka bir tür gösteri(ş) almıştı. Bahsettiğim davranış Culfa’da küçük bir dükkanda pazarlık sırasında yaşanmıştı. Pazarlık, bizim bildiğimiz kültürel dünyada bir tür “yoksunluk dili” üzerinden kurulur. Türkiye’de esnafın pazarlık sırasında kullandığı klişe cevaplar; “zarar ederim”, “gelişi bu değil”, “kurtarmaz” şeklinde hep kendini geri çeken ve küçülten ifadelerdir. Ama Culfa’da girdiğim dükkanda esnaf, “zarar ederim” demek yerine cebinden bir tomar para çıkarıp “benim işlerim çok iyi, ihtiyacım yok, almazsan alma” demişti. Satış yapmaya çalışan birinin kuracağı en tuhaf cümle; en azından benim alışık olduğum esnaf dili açısından… Ama burada mesele satış değil; tıpkı tarof’ta olduğu gibi itibarın ve statünün korunmasıydı. Sadece abartılı nezaketin yerini bu kez abartılı bir kayıtsızlık, kabalık da diyebiliriz, almıştı. Her iki davranışın ortak yanı/mesajı, karşı tarafa yöneltilmiş bir güç ve itibar gösterisiydi. Tarof’ta “ihtiyacım yok o yüzden sana veriyorum” denirken, ikincisinde “ihtiyacım yok, o yüzden sana mecbur değilim” deniyordu.
Şimdi bu kültürel gösteriyi siyasete taşıyalım.
İran’ın siyasal retoriğinde rakipler için sıkça kullanılan “yeryüzünden sileceğiz”, “haritadan kaldıracağız” gibi katastrofik ifadeler, çoğu zaman askeri kapasitenin değil, sembolik bir meydan okumanın diline karşılık gelir. Yani yine temelini İran kültüründen alan abartılı bir güç/itibar gösterisi söz konusudur. Şimdi bu dil yeni bir aşamaya geçmiş görünüyor. Artık sadece ordular, şehirler ve ülkeler değil doğa bile bu retoriğin içine çekiliyor.
“İklim kontrol merkezini vurduk, yağmur yağdırdık” demek, klasik tehdit dilinin ötesinde bir şeydir. Bu, doğrudan kozmik ölçekte bir güç iddiasıdır.
Gerçekten iklim(ler)i kontrol eden bir merkez var mı ve İran burayı vurdu mu? Büyük ihtimalle hayır. Ama bu söylemin amacı zaten teknik bir gerçeklik üretmek değil(di). Bu söylemin işlevi; iç kamuoyuna “biz sandığınızdan daha güçlüyüz”, dış dünyaya ise “sadece askeri olarak değil, doğayı bile kontrol edebilecek kadar kudretliyiz” mesajı vermektir. Daha da önemlisi, İran’a özgü misafirperverlik ve esnaf kültüründeki abartılı pratiklerde olduğu gibi itibar gösterisini büyütmektir.
Abartı kültürü, gündelik hayatın içinden siyasal alana taşınarak yeniden üretiliyor. Siyasette “yıkım” temelli abartılı tehditler ve iklimi dahi kontrol edebilen kozmik güç iddiaları gerçeklik inşa etmeye değil, algı oluşturmaya yöneliktir. Bu yüzden İran’ın söylemini düz bir askeri mantıkla okumak çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü ortada sadece strateji yoktur; aynı zamanda kültürel bir performans/gösteri vardır.
Elbette burada dikkatli olmak gerekir. Devletlerin tehdit dili yalnızca kültürle açıklanamaz. Uluslararası politika, güç dengeleri, caydırıcılık gibi çok daha somut dinamikler vardır. Ama İran örneğinde retoriğin gündelik kültürdeki abartı, itibar koruma ve sembolik gösteriyle bu kadar örtüşmesi tesadüf değildir.
Bu yüzden Ortadoğu’yu, özellikle İran gibi kadim bir uygarlığın söylem kurma ve güç üretme başarısını anlamanın yolu yalnızca tankları, füzeleri ve askeri haritaları incelemekten geçmiyor.
Bazen bir dükkanda kurulan cümle, bir devletin dış politikasını anlamak için de iyi bir rehber olabiliyor. Çünkü bu coğrafyada güç, sadece sahip olunan şey değil; söylenen şeydir ve bazen bir ülke, iklimi bile vurduğunu söyleyerek güç algısı oluşturabilir.