Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
10°
Ara

Mahyalar altında bir Ramazan

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Mahyalar altında bir Ramazan

Ramazan, İstanbul’da sadece bir ay değil bir şenlikti. Takvim yapraklarından ibaret olmayan, şehrin ritmini baştan aşağı değiştiren bir zaman dilimi… Osmanlı döneminde İstanbul’da Ramazan, bugünün “özel gün” algısından çok daha derin, çok daha kapsayıcı bir tecrübeydi. Gündelik hayatın temposu yavaşlar, şehrin sesi değişir, geceler gündüzden daha kalabalık hâle gelirdi.Gün batarken, Topkapı Sarayı’ndan sur diplerine, Sultanahmet Camii’nden Süleymaniye Camii’ne kadar bütün şehir aynı bekleyişe kilitlenirdi. Top sesinin duyulmasıyla birlikte evlerde sofralar açılır, sokaklarda bir uğultu yükselirdi. O uğultu açlıktan değil paylaşılan bir sevinçten doğardı.

İstanbul’un Ramazan geceleri ise başlı başına bir seyirlikti. Mahyalar yalnızca iki minare arasına gerilmiş ışıklı yazılar değildi; şehrin üstüne asılmış birer cümleydi adeta. “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazısı, semtin üstüne çöken karanlığı sadece aydınlatmaz ruhları da aydınlatırdı. Bugün vitrin ışıklarıyla dolup taşan caddelerin yerinde, o zamanlar kandillerle, fenerlerle süslenmiş dar sokaklar vardı. Gecenin karanlığı, bugünkü gibi kaçılacak bir şey değil birlikte yaşanacak bir durumdu.

Ramazan eğlencesi de kendine özgüydü. Karagöz perdeleri kurulur, meddahlar kahvelerde hikâyeler anlatır, orta oyunları iftardan sonra meydanlara taşardı. İnsanlar eğlenirken bile bir ölçüyü, bir nezaketi elden bırakmazdı. O eğlence, bugünkü gibi tüketilen bir gösteri değil; katılım isteyen bir paylaşımdı. Seyirci sadece izleyen değil hikâyenin parçasıydı.

 Belki de asıl fark burada gizliydi: Ramazan, bireysel bir ibadet döneminden çok, kamusal bir ortaklık duygusuydu. Zenginle fakirin aynı saatte sofraya oturması, komşuların birbirine yemek taşıması, tanımadığın birinin kapına sıcak bir tabak bırakması olağan karşılanırdı. 

Bugün Ramazan’ın İstanbul’a geldiği pek belli olmuyor. Mahyalar var ama başımızı kaldırıp bakmaya vakit bulamıyoruz. İftar sofraları var ama çoğu kez telefon ekranına bakarak dağılıyoruz. Kalabalık var fakat aynı duyguda buluşmak giderek zorlaşıyor.

Osmanlı İstanbul’unun Ramazan’ını romantize etmek kolay. Zor olan, o ruhtan bugüne taşınabilecek bir şey bulmak. Belki de mesele geçmişi özlemek değil bugünün İstanbul’unda, aynı şehirde yaşadığımızı yeniden hatırlamak. Aynı ezanı duyduğumuzu, aynı akşam karanlığında aynı sofraya oturduğumuzu… Mahyaların altından geçerken başımızı biraz yukarı kaldırmayı denemek.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *