Dirençli Türkiye (2)
“Deprem öldürmez; ihmaller, plansızlık ve bilimin göz ardı edilmesi öldürür.”…Türkiye, dünyanın en aktif deprem kuşaklarından biri üzerinde yer almaktadır. Ancak yaşadığımız her büyük deprem bize aynı gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Doğal olaylar engellenemez, fakat felaketlerin boyutu doğru planlama, güçlü mühendislik ve bilimsel yönetim anlayışıyla önemli ölçüde azaltılabilir.
Bugün artık yalnızca daha sağlam binalar inşa etmek yeterli değildir. Çünkü şehirler; binalardan, yollardan ve altyapılardan oluşan fiziksel yapılar olmanın ötesinde, milyonlarca insanın hayatını birlikte taşıyan karmaşık yaşam sistemleridir. Bu sistemlerin herhangi bir halkasında yaşanacak kopuş, tüm kenti etkileyebilecek zincirleme sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle afet yönetiminde yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır.
Bilginin gücü, betonun gücünden önce gelmelidir
Bir yapının güvenliği yalnızca kullanılan betonun dayanımıyla ölçülemez. O yapının üzerinde bulunduğu zemin, çevresindeki altyapı, ulaşım bağlantıları, nüfus yoğunluğu, enerji ve su sistemleri de aynı derecede önemlidir.
Şehirlerimizi yalnızca bina bazında değil, bir bütün olarak değerlendirmek zorundayız.
Yer bilimleri, jeoteknik mühendisliği, şehir planlaması, altyapı yönetimi ve afet koordinasyonu aynı masada buluşmadıkça, güvenli şehirlerden söz etmek mümkün değildir.
Ulusal dijital ikiz Türkiye modeli
Bu nedenle Türkiye’nin geleceği için Ulusal Dijital İkiz Türkiye Modeli adıyla bütünleşik bir karar destek sistemi öneriyorum.
Bu model yeni bir kurum kurmayı değil; mevcut kurumların ürettiği verileri ortak standartlarda bir araya getirerek bilimsel karar alma süreçlerini güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Model içerisinde;
* jeolojik ve jeoteknik veriler,
* yapı stokuna ilişkin bilgiler,
* kritik altyapılar,
* ulaşım ağları,
* enerji ve haberleşme sistemleri,
* meteorolojik veriler,
* nüfus yoğunluğu,
* sağlık altyapısı tek bir dijital platform üzerinde analiz edilebilir.
Böylece yalnızca bugünün sorunları değil, gelecekte karşılaşılabilecek riskler de önceden görülebilir. Afet yönetimi, kriz başladıktan sonra verilen mücadele değil; kriz yaşanmadan önce yapılan doğru hazırlıktır.
Şehirler rant için değil,
insan için planlanmalıdır
Bugün şehirlerimizin önemli bir bölümü ekonomik değer üretme anlayışıyla şekillenmektedir. Oysa şehirlerin temel amacı, insanlara güvenli ve kaliteli bir yaşam sunmaktır.
Şehircilik politikalarının merkezinde arsa değeri değil, insan hayatı bulunmalıdır.
Bu nedenle özellikle yeni gelişme alanlarında ve yeni planlanacak yerleşim bölgelerinde, bölgesel ihtiyaçlar ve mühendislik koşulları dikkate alınarak insan ölçekli, düşük katlı ve yatay mimariyi teşvik eden planlama anlayışının güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Bu yaklaşım yalnızca deprem güvenliği açısından değil;
Yaşam kalitesinin artırılması,
Yeşil alanların korunması,
Altyapı yükünün azaltılması,
Ulaşımın kolaylaştırılması,
Afet sonrası tahliye ve müdahale kapasitesinin geliştirilmesi bakımından da önemli katkılar sağlayacaktır.
Yüksek katlı yapıların her koşulda yanlış olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak şehirlerin geleceği yalnızca emlak ekonomisinin dinamiklerine bırakılmamalıdır. Yoğunluk kararları; zemin özellikleri, altyapı kapasitesi, çevresel etkiler ve kamu yararı birlikte değerlendirilerek verilmelidir.
Zemin, şehirlerin kaderini belirler
Bir şehirin geleceği, temellerinin altında başlar.
Bugün birçok projede zemin etütleri yalnızca ruhsat sürecinin zorunlu bir evrakı gibi görülmektedir. Oysa zemin bilgisi, şehir planlamasının en temel stratejik verilerinden biridir.
Deprem güvenliği yalnızca taşıyıcı sistem hesaplarından ibaret değildir. Zemin özellikleri, yer altı su seviyesi, sıvılaşma riski, heyelan potansiyeli ve jeolojik yapı; şehirlerin geleceğini belirleyen temel unsurlardır.
Bu nedenle yer bilimleri, şehir yönetiminin merkezinde yer almalıdır.
Geleceği inşa etmek
Türkiye’nin bilgi birikimi, mühendislik kapasitesi ve yetişmiş insan kaynağı bu dönüşümü gerçekleştirecek güçtedir.
İhtiyacımız olan şey; kurumları birbirinden ayıran duvarları değil, ortak aklı güçlendiren köprüleri inşa etmektir.
Bilim, teknoloji ve kamu yönetimi aynı hedef doğrultusunda buluştuğunda, şehirlerimiz yalnızca afetlere karşı daha güvenli olmayacak; aynı zamanda daha yaşanabilir, daha sürdürülebilir ve gelecek nesillere daha güçlü şekilde aktarılacaktır.
Son Söz; Depremleri durduramayız. Ancak ihmalleri durdurabiliriz. Doğayı değiştiremeyiz. Ancak şehirlerimizi değiştirebiliriz. Kaderimizi belirleyen yalnızca fay hatları değildir; aldığımız kararlar, yaptığımız planlar ve bilime verdiğimiz değerdir. Türkiye’nin geleceği daha yüksek binalar yapmakta değil, daha güvenli şehirler kurmaktadır. Çünkü şehirler, rantın büyüdüğü yerler değil; insan hayatının güven içinde sürdüğü medeniyet alanlarıdır. Artık şehirlerimizi rantın değil, hayatın merkezine koymanın zamanıdır. “Bilimle güçlenen şehirler, geleceğe güvenle yürür. “