Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
25°
Ara

Milliyetçilik (I): Kadim görünümlü modern bir inşa

YAYINLAMA:
Milliyetçilik (I): Kadim görünümlü modern bir inşa

Milliyetçilik hakkındaki yanılgılardan biri onun insanlık tarihi kadar eski ve “doğal” bir duygu olduğuna ilişkin genel kabuldür. Milletlerin/ulusların ezelden beri var olduğu, milliyetçiliğin de en başından itibaren bu kadim toplulukların siyasal bilincini oluşturduğu varsayılır. Oysa tarihsel süreç bunun tam tersidir. Yani milletler milliyetçiliği doğurmamış, milliyetçilik milletleri meydana getirmiştir.

Genel olarak siyaset bilimi milliyetçiliği bir ideoloji olarak tanımlasa da bana göre Marksizm veya liberalizm gibi bütünlüklü bir ideoloji değildir. Çünkü milliyetçilik insan, toplum, devlet ve ekonomi hakkında tutarlı, kapsamlı ve özgün bir dünya görüşü ortaya koy(a)maz. Kendine özgü bir ekonomi modeli, mülkiyet anlayışı veya sınıf kuramı bulunmaz. Toplumsal eşitsizliğin nedenlerini açıklamaz; üretim araçlarının kime ait olması gerektiğine ilişkin açık bir cevap vermez. Nasıl bir hukuk düzeni, nasıl bir siyasal rejim ya da nasıl bir toplumsal yapı kurulacağını da tek başına belirleyemez.

Bu bakımdan milliyetçiliği, bağımsız ve kapsamlı bir ideoloji yerine, farklı ideolojilere eklemlenebilen siyasal bir aidiyet ve bir tür seferberlik hali olarak değerlendirmek bana daha doğru geliyor. Milliyetçilik, içine girdiği kabın şeklini ve rengini alır. Liberalizmle birleştiğinde ulusal egemenlik, yurttaşlık ve bağımsızlık taleplerine; muhafazakarlıkla birleştiğinde gelenek, din, devlet ve tarihsel devamlılık vurgusuna; faşizmle birleştiğinde ırksal üstünlük, yayılmacılık ve totaliterliğe; sosyalizmle birleştiğinde ise ulusal kurtuluş ve anti-emperyalizm söylemine dönüşebilir.

Bu esneklik, milliyetçiliğin ekonomik alanda da birbirine taban tabana zıt sistemlerle yan yana gelebilmesini sağlar. Avrupa’daki birçok milliyetçi hareket kapitalist ekonomiyle ve burjuva sınıfının yükselişiyle birlikte gelişmiştir. Ulusal pazarların kurulması, ortak hukuk sistemlerinin oluşturulması, iç gümrüklerin kaldırılması ve merkezi devletlerin güçlenmesi gibi kapitalizmin ihtiyaçlarıyla milliyetçiliğin hedeflerini büyük ölçüde örtüştürmüştür. Ancak bu tarihsel birliktelik, milliyetçiliğin zorunlu olarak kapitalist olduğu anlamına gelmez.

Nitekim 20. yüzyılda sosyalizmle milliyetçiliğin birleştiği çok sayıda örnek ortaya çıkmıştır. Çin ve Vietnam devrimleri yalnızca sınıfsal bir dönüşüm değil, aynı zamanda yabancı egemenliğine karşı ulusal bağımsızlık mücadeleleriydi. Yugoslavya’da Tito yönetimi sosyalist bir ekonomi ile Yugoslav yurtseverliğini birlikte yürütmeye çalıştı. Arap sosyalizmi ve Baasçılık, devletçi ekonomi ve toplumsal eşitlik söylemini Arap milliyetçiliğiyle birleştirdi. Afrika’daki bağımsızlık hareketlerinin önemli bir bölümü de sosyalist düşünceden beslenirken ulusal kurtuluşu temel siyasal hedef olarak benimsedi. Dolayısıyla milliyetçilik özel mülkiyeti de savunabilir, kamulaştırmayı da; serbest piyasayla da yaşayabilir, planlı ekonomiyle de.

Tüm bu esnekliğe rağmen milliyetçiliğin hemen her türünde değişmeyen ortak bir özelik vardır. O da, insanlığı millet/ulus adı verilen ayrı siyasal ve kültürel topluluklara bölmesidir. Üstelik bu ayrım ilahi bir yazgı olarak kabul edilmektedir. Elbette tam da bu nedenle “millet kimdir, millete kimler dahildir ve ulusal/milli toprakların sınırları nerede başlar, nerede biter?” soruları gündeme geldiğinde, milliyetçilik hızla bir dışlama mekanizmasına dönüşüverir.

Her milli/ulusal kimlik, bir “biz” tanımlarken kaçınılmaz olarak bir  de onlar/ötekiler kategorisi üretir. Ortak dil, tarih, kültür, din ve soy anlatıları, topluluğun üyelerini birbirine bağlarken bu kriterlere uymayanlar yabancı, eksik veya güvenilmez ilan edilir. Özellikle imparatorlukların parçalandığı ve ulus-devletlerin kurulduğu dönemlerde, etnik ve dinsel bakımdan iç içe geçmiş toplumları kesin sınırlarla birbirinden ayırmak kolay olmamıştır. Bunun sonucunda tehcirler, nüfus mübadeleleri, zorla asimilasyon politikaları ve etnik temizlikler homojen bir toplum yaratmanın araçları haline gelmiştir. 

19. ve 20. yüzyıllarda yaşanan savaşların, katliamların ve kitlesel sürgünlerin tümünü yalnızca milliyetçiliğe bağlamak kuşkusuz indirgemecilik olur. Sömürgecilik, emperyal rekabet, ekonomik çıkarlar, devletlerin güvenlik kaygıları ve büyük güç mücadeleleri de bu felaketlerde belirleyici rol oynamıştır. Bununla birlikte milliyetçilik, bu çatışmaların kitleler tarafından benimsenmesini sağlayan en güçlü meşrulaştırma dillerinden biri olmuştur. Bu süreçte insanlar çoğu zaman hükümdarlar veya hanedanlar adına değil; vatan, millet, bayrak ve ulusal onur adına ölmeye ve öldürmeye çağrılmıştır. 

Başlarken söylediğim üzere, milliyetçiliğin belki de en büyük başarısı, modern bir siyasal olgu olmasına rağmen kendisini çok eski bir düşünceymiş gibi göstermesidir. Oysa bugün kadim ve değişmez kabul edilen birçok millet, esas olarak 18. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenmiştir. Fransız Devrimi, egemenliğin kaynağını hükümdardan millete aktarırken sanayileşme, kapitalist pazar, zorunlu eğitim, matbaa, gazete, demiryolu, zorunlu askerlik ve merkezi bürokrasi birbirini tanımayan milyonlarca insanın aynı topluluğa mensup olduğuna inanmasını sağlamıştır.

Elbette milliyetçilik ulusları/milletleri tamamen yoktan var etmemiştir. Diller, dinler, yerel kültürler, hanedanlıklar ve tarihsel hafızalar modern dönemden önce de vardı. Fakat milliyetçilik bu dağınık unsurları yeniden düzenlemiş ve ortak bir ulusal geçmiş anlatısı içinde birleştirmiştir. Yerel lehçelerden standart ulusal diller, farklı toplulukların hatıralarından ortak tarihler, kimi yenilgi ve zaferlerden kurucu destanlar meydana getirmiştir. Böylece yakın geçmişte kurulmuş siyasal topluluklar, binlerce yıldır aynı adla ve aynı bilinçle varmış gibi sunulmuştur.

Bu nedenle milliyetçiliğin gücü yalnızca insanlara kim olduklarını söylemesinden kaynaklanmaz. Aynı zamanda onlara kim olmadıklarını, kimlerden ayrıldıklarını ve gerektiğinde kime karşı birleşmeleri gerektiğini de öğretir. 

Milliyetçilik, modern çağın en etkili ve yaygın aidiyet biçimlerinden biridir fakat yarattığı her “biz” için mutlaka bir “öteki”ye ihtiyaç duyar. 

Yazı dizisinin sonraki bölümünde milliyetçiliğin “biz”i nasıl ürettiğine; okul, tarih yazımı, haritalar, bayraklar, törenler ve kahramanlar aracılığıyla milleti nasıl gündelik bir gerçekliğe dönüştürdüğüne bakacağım.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *