İstanbul’un en kıymetli boşluğu: Gölge
Öğle saatlerinde İstanbul’da yürürken çoğumuz aynı şeyi yapıyoruz: Kaldırımın karşısındaki küçücük gölgeyi fark ediyor, birkaç adım daha fazla atmayı göze alarak oraya yöneliyoruz. Bir ağacın altında bekleyen insanlar, otobüs durağının arkasına sığınan yolcular…
Tanıdık geliyor, değil mi?
Temmuz ayının ortasında İstanbul’da sıcaklıkların birkaç gün boyunca 32-33 derece civarında seyretmesi bekleniyor. Tahminlere göre 23 Temmuz’dan itibaren yağışla birlikte geçici bir serinleme görülebilir. Fakat sorun ortadan kalkıyor mu?
Ne yazık ki hayır…
Gündüz ısınan yapılar, yollar ve meydanlar gece boyunca bu ısıyı çevreye vermeye devam ediyor. Şehir yeterince serinleyemiyor. Sabah oluyor ve aynı döngü yeniden başlıyor…
Peki bunun bedeli yalnızca biraz terlemekten mi ibaret?
Hayır.
Sıcaklığın sağlık üzerindeki bedeli ise çok daha ağır. Avrupa’da 2022 yılında yaklaşık 61 bin 700, 2023 yılında ise yaklaşık 47 bin 700 ölümün sıcaklıkla bağlantılı olduğu tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü, yeterli uyum önlemleri alınmazsa Avrupa Bölgesi’ndeki yıllık sıcaklık kaynaklı ölüm sayısının 2050’ye doğru ciddi biçimde artabileceği uyarısında bulunuyor.
Bu rakamlar ürkütücü…
Bu rakamları uzaktaki ülkelerin sorunu gibi görmemek gerekiyor. İstanbul da yoğun yapılaşması, yüksek nüfusu, geniş asfalt yüzeyleri, nemi ve yer yer yetersiz yeşil alanları nedeniyle sıcaklığın etkilerine açık bir şehir.
Özellikle çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar, açık havada çalışanlar ve toplu taşımayı kullananlar için gölgeye ulaşabilmek bir konfor meselesi değil, doğrudan doğruya bir sağlık meselesidir.
Bugün pek çok meydanda ve parkta oturacak bank var. Ama bankın üzerinde gölgelik yok.
Otobüs durağı var. Fakat birkaç kişiyi ancak koruyabiliyor.
Geniş kaldırımlar ve yaya yolları yapılıyor. Ama insanların yürüyüş boyunca güneşten korunabileceği kesintisiz bir gölge hattı oluşturulmuyor.
Örneğin, temmuz ayında öğle saatlerinde kimsenin oturamadığı bir meydan ne kadar işlevseldir?
Avrupa kentlerini inceleyen bir çalışmada, ağaç örtüsünün yüzde 30 seviyesine çıkarılmasının kent sıcaklığını ortalama 0,4 derece azaltabileceği ve kentsel ısı adasına bağlı ölümlerin üçte birinden fazlasını önleyebileceği hesaplandı. Tek başına bütün sorunu çözmese de bu sonuç, ağaçların dekorasyon değil, yaşamsal bir kent altyapısı olduğunu gösteriyor.
Sıcaklıkla mücadelede yalnızca açık alanlara değil, binaların tasarımına da bakmamız gerekiyor.
Dış cephelerde kullanılan güneş kırıcılar, hareketli panjurlar, derin saçaklar ve balkonlar, güneş ışığının doğrudan içeri girmesini önleyebilir. Binanın yönü, pencerelerin büyüklüğü ve karşılıklı havalandırmaya imkân veren bir planlama da iç mekân sıcaklığını önemli ölçüde düşürebilir.
Peki biz ne yapıyoruz?
Gölgelendirilmemiş geniş cam cephelerle binaları yaz aylarında adeta birer seraya dönüştürüyoruz. Ardından bu sorunu çözmek için daha büyük klima sistemleri kuruyoruz.
Daha fazla enerji…
Daha fazla dışarı atılan sıcak hava…
Daha fazla kent ısısı…
Kısacası kendi oluşturduğumuz sorunu başka bir sistemle geçici olarak bastırmaya çalışıyoruz.
Klimalar elbette bazı dönemlerde gerekli. Ancak her binayı klimaya bağımlı hâle getiren bir mimari anlayış ne kadar sürdürülebilir?
Gölge analizleri, ısı haritaları ve açık alanlardaki termal konfor hesaplamaları mimari projelerin isteğe bağlı bir eki değil, onay sürecinin temel parçalarından biri olmalıdır.
İstanbul’da gölgeyi tesadüflere, bina köşelerine ve birkaç yaşlı ağaca bırakmamalıyız.
Tercih bizim…