Şimdi!
Savunma Bakanı ve Padişah’ın ısrarlı çağrılarına “gelemem” yanıtı vermiştir Mustafa Kemal Paşa. Nutuk’taki satırları verelim: “En sonunda 8/9 Temmuz 1919 gecesi, Saray’la açılan bir telgraf başı konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 Haziran’dan, 8 Temmuz’a kadar, bir aydır devam eden oyun son buldu. İstanbul, benim, o dakikada resmî görevime son vermiş oldu. Ben de aynı dakikada 8/9 Temmuz 1919 gecesi saat 10:50 sonrada Savunma Bakanlığına, saat 11 sonrada Padişah’a bana verilen görevimle birlikte askerlikten de çekildiğimi bildiren telgrafı çekmiş oldum. Bu durum, tarafımdan ordulara ve ulusa bildirildi. Bu tarihten sonra resmî görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgi ve özverisine güvenerek ve onun bitmez feyiz ve güç kaynağından esinlenip kuvvet alarak, vicdan görevimizi sürdürdük…”
Bu vicdanî görevi sürdürmek istiyorsak şimdi:
Atatürk’ün, “kendi kaderini tayin edebilen Türkiye” hedefiyle adım atma zamanıdır.
Baş üstüne çıkarılacak “adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı” çok iyi inceleme zamanıdır.
Herkesin aynı tarafta olduğu algı ve görüntüsünü yaratan Türkiye Yüzyılı siyasetini bırakma zamanıdır.
Delegelik sistemine esir edilmiş siyasi partilerin, çiftlik olmadığı düşüncesinin vurgulanma zamanıdır.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine ters düşen ifadelerin, güzellemelerin son bulma zamandır.
“Olayların akışına bağlı kalamazdık,” sözüne kulak verip işi kaderciliğe bırakmadan yürüme zamanıdır.
“Şapka Kanunu nedeniyle asıldı” safsatasının Batı kaynaklı dinci bir söylem olduğunu bilme zamanıdır.
Genç Cumhuriyet’in, İngiliz işbirlikçisi vatan haini olmayan kimseyi asmadığını bilme zamanıdır.
“Yalnız mitingler ve gösteriler büyük amaçları kurtaramaz; bunlar ancak ulusun bağrından fiilen doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.” sözünü, siyasetin özü yapma zamanıdır.
Siyasette yaşanan süreci; “hayırsever monarşi,” her siyasetçiye bir oyun alanı açarak asıl planı gizleme, iktidarda Sünni-İslamcı, muhalefette Alevi-Kürtçü parti, tarihî binaların belediyelerden alınıp vakıflara devredilmesi üzerinden de okuma zamanıdır.
“Bizi yöneten aklın, Atatürk aklı olduğunu söylemek mümkün müdür” sorusunu sorma zamanıdır.
ABD’siz, Chatham House’sız siyaset yapamayanları sorgulama zamanıdır.
Atatürk’ün: “Adalet ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez; milletin ve devletin şeref ve bağımsızlığı korunamaz. Adalet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar.” sözünü içselleştirme zamanıdır.
Son tezgâhın, Atatürk Türkiye’si yerine Ortadoğu Türkiye’si olduğunu kavrama zamanıdır.
Laikliği el üstünde tutma, kişiyi yaratıcısı olarak kabul ettiği ile baş başa bırakma, din/mezhep adına zulmü durdurma ve örgütlü “din” den uzak durma zamanıdır.
Siyaset aracı “din” le mide ilişkisi başladığında orada artık ahlaktan bahsedilemeyeceğini bilme zamanıdır.
Sınır tanımaz siyasal İslam’ı tanıyamamanın yarattığı sorunlara daha yakından bakma zamanıdır.
Huzur, sabır, şükür, bolluk, bereket dua ve dileklerini bırakıp sonuçsuzluğu sorgulama zamanıdır.
İşleri Allah’a, ahirete havale etmeyi, her konuyu dine bağlama riyakârlığını bırakma zamanıdır.
Kim daha iyi iftar verecek, kim cami önünde daha iyi beyanat verecek dönemini kapama zamanıdır.
Kandil kutlamaları yaparken, oruç tutarken, namaz kılarken, hatim indirirken hoşa giden “din” in, iş mirasa, şahitlik konusuna, kadının tarla olma durumuna, tomurcuk memelilere, biat edin, öldürün, yakın emirlerine gelince neden rahatsızlık verdiğini sorgulama zamanıdır.
Yaşam-akıl-bilim-adalet dörtlüsünü bir araya getirme ve işleyişi sağlama zamanıdır.
Kurgu-magazin-algı ile beslenme sürecini durdurma ve hayatın gerçek akışına kulak verme zamanıdır.
Gücü elinde tutanlara karşı emeklerin hovardaca harcanmasına engel olma zamanıdır.
Güç haktır (might is right) manipülasyonu ile her yere çökenlere dur deme zamanıdır.
Rabbim kahhar sıfatıyla kahru perişan eylesin, (iktidar) Allah sizi bildiği gibi yapsın, hepiniz hesap vereceksiniz, hakkımı helal etmiyorum, (muhalefet) haram olsun, zehir zıkkım olsun, (vatandaş) söylemlerini rafa kaldırma zamanıdır.
Bela, lanet okumakla, yardım gemileri göndermekle, oluşturulan insan zincirleriyle kimsenin bir şey elde edemeyeceğini, hepsinin gösteriye dönüşeceğini ve almak isteyenin istediğini alacağını bilme zamanıdır.
Devlet-emekli ilişkisinde, “baba, biraz daha harçlık atsana,” zihniyetini kapama zamanıdır.
Taraftarlık peşinde değil, gerçeklerin peşinde koşma zamanıdır.
Gerçekleri daha net görmek için güven değil güvensizlik üzerine yürüme zamanıdır.
Birileri saltanat sürecek diye kendini heba etmeme zamanıdır.
Atılan her adımın arkasında ne kadar “vatan” var sorusunu sorma zamanıdır.
İstiklal Marşı’nın neden Arapça okunduğunu, Hristiyan Siyonist’in gitsin millet, gelsin ümmet düşüncesini sorgulama ve Gazi’nin; “her şeye Türk olma noktasından bakma” cümlesini öne çıkarma zamanıdır.
“Ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun bu haykırışa katılmasını sağlamak,” düşüncesiyle yola çıkanlar, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günlerinde Erzurum Kongresi’ni gerçekleştirdiler. Kongre öncesi arkadaşlarıyla ciddi bir görüşme yapan Mustafa Kemal Paşa şöyle demiştir:
“Önder olacakların, her ne olursa olsun, amaçtan dönmemesi, memlekette barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye kadar, amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu kuvveti duymayanların hiç girişimde bulunmamaları elbette daha iyidir. Çünkü aksi halde hem kendilerini ve hem de ulusu aldatmış olurlar.”
Gazi’nin vicdan görevini anlayabilen, toplumsal ve siyasal ahlakın önemini kavrayabilen liderlerle yönetilme isteğimizi yineleyerek, Erzurum Kongresi’nin 107. yılını kutluyoruz.
Bu, tarihe kazınmış onur ve gurur Türk milletinindir.