Bak postacı gelemiyor!
Türk sinemasında yerel hikâyelerin anlatılması elbette kıymetli. Anadolu'nun farklı renklerini, kültürlerini ve insanlarını beyaz perdeye taşımak sinemanın zenginliğini artıran unsurlardan biri. Ancak bir yönetmenin yıllar boyunca aynı coğrafyaya, aynı karakter tiplerine ve aynı anlatım kalıplarına sıkışıp kalması, bir süre sonra üretkenlikten çok tekrar hissi yaratıyor.
"Bak Postacı Geliyor" tam da bu noktada izleyicinin karşısına çıkan bir örnek. Film boyunca Ege şivesi, Ege kasabası atmosferi ve alışıldık yerel karakterler üzerinden ilerleyen anlatı, yönetmenin daha önceki işlerinden farklı bir dünya kurmakta zorlandığını düşündürüyor. Yerellik bazen güçlü bir tercih olabilir; ancak her filmde aynı coğrafi ve kültürel kodlara yaslanmak, zamanla bir imzadan çok konfor alanına dönüşüyor.
Filmin en büyük sorunu ise özgünlük eksikliği. Hikâyenin ilerleyişinde seyirciyi şaşırtacak, karakterleri derinleştirecek ya da anlatıyı farklı bir noktaya taşıyacak güçlü hamleler görmek zor. Sanki daha önce izlenmiş sahnelerin yeni bir montajla yeniden servis edildiği hissi oluşuyor. Oysa sinema, tekrar eden formüllerden değil, risk alan fikirlerden beslenir.
Başroldeki performans da filmin yükünü taşımakta zorlanıyor. Karakterin duygusal geçişleri yeterince inandırıcı görünmüyor. Mizahın gerektiği anlarda doğallık eksik kalırken, dramatik sahnelerde de seyirciyle güçlü bir bağ kurulamıyor. Bu durum, zaten zayıf kalan senaryonun eksiklerini daha görünür hale getiriyor. İyi yazılmamış bir karakteri kurtarmak zor olabilir; ancak başrol oyuncusunun performansı da bu noktada filmi yukarı taşıyacak etkiyi yaratamıyor.
Sinemada yerel olmak ile yerelde sıkışıp kalmak arasında ince bir çizgi vardır. Bir yönetmenin yıllar boyunca aynı şiveyi, aynı kasabayı ve benzer karakterleri kullanması, bir süre sonra anlatının gücünü artırmak yerine sınırlarını ortaya koymaya başlar. İzleyici artık yeni bir hikâye, yeni bir bakış açısı ve yeni bir sinema dili görmek istiyor.
"Bak Postacı Geliyor" belki samimi bir film olmayı hedefliyor. Ancak samimiyet tek başına yeterli değil. Sinema, kendini tekrar eden alışkanlıklardan kurtulabildiği ölçüde gelişir. Yönetmenin bundan sonraki projelerinde Ege'nin güvenli limanından çıkıp farklı hikâyelere ve farklı dünyalara yelken açması, hem kendi sineması hem de izleyici açısından çok daha heyecan verici olacaktır.