Dindarlaşan çocuklar, sekülerleşen torunlar
Son yıllarda dindar çevrelerde, hatta imam hatip ve ilahiyat eğitimi almış ya da halen almakta olan gençler arasında deizmin ve ateizmin giderek yayıldığına dair tartışmalar dikkat çekici biçimde artmış durumda. Konuyla ilgili yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlanıyor, saha araştırmaları yapılıyor, kamuoyu yoklamalarında gençlerin inanç eğilimleri en çok tartışılan başlıklardan biri haline geliyor. Muhafazakar ailelerden gelen bazı gençlerin dine mesafe koyması ya da inançsızlık yönünde eğilim göstermesi, birçok kişi tarafından şaşkınlıkla karşılanıyor. Oysa tarihsel ve sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum aslında bütünüyle yeni değildir. Çünkü seksenler ve doksanlarda da bunun tersine ama benzer gerekçelerle bir dönüşüm yaşanmış; bu kez seküler ailelerin çocukları yoğun biçimde dine/maneviyata yönelmişti.
Seksenler ve doksanlarda seküler ailelerin dindarlaşan çocuklarını gördük; şimdi ise dindar ailelerin sekülerleşen çocuklarını görüyoruz. İlk bakışta bu iki eğilim birbirinin tam zıttı gibi dursa da yakından bakıldığında, her ikisinin de aslında kuşak çatışmasından kaynaklı bir itirazdan beslendiğini görebiliriz.
Seksenlerden itibaren dünya genelinde ister İslam ister Hristiyanlık ya da başka dinsel gelenekler içinde olsun, genel eğilim yeniden dine yöneliş şeklindeydi. Hatta Huntington, dünyanın giderek dinden uzaklaşacağı ve seküler aklın mutlak egemenliğinin kurulacağı yönündeki modernleşmeci beklentilere karşı çıkarak, 21. yüzyılın dinlerin yeniden canlandığı bir dönem olacağını ileri sürmüştü.
Peki seksenlerden itibaren insanlar neden dine yöneldiler? Ebeveynleri seküler bir hayat yaşarken, onların çocukları neden dindarlaştı?
Sovyet korkusuyla din kozunu kullanan, Müslüman nüfuslu ülkelerde “Yeşil Kuşak Projesi”ni devreye sokan ve devamında radikalleşen İslamcı hareketleri bu kez “ılımlı İslam” söylemiyle yeniden biçimlendirmeye çalışan Batı cephesinin etkisini; ayrıca kırsaldan kentlere yoğun göç sonucu kentlerin çeperlerinde oluşan kırılgan yaşam alanlarının, ekonomik krizlerin, toplumsal güvencesizliklerin ve hızlı kültürel dönüşümlerin yarattığı savrulmaların dindarlaşmayı beslediği yönündeki tezleri elbette görmezden gelmiyorum. Ne var ki bu yazıda meseleyi yalnızca bu çerçeveyle sınırlamadan; daha yakından, kişisel hayat hikayeleri ve gündelik deneyimler üzerinden ele almaya çalışacağım.
Araştırmalar, o dönemde dine yönelen gençlerin önemli bir kısmının bir arayış içinde olduğunu, varoluşsal bunalımlar yaşadığını ve kendilerini ifade edebilecekleri bir aidiyet zemini aradığını gösteriyordu. Yani çoğu zaman mesele sadece “inanç” değildi; anlam, kimlik, sığınak arayışı ve mevcut yaşam biçimine karşı bir itirazın sonucu şimdinin ebeveynleri olan o dönemin gençleri dine yönelmişti.
İlginç biçimde bugün yine büyük ölçüde aynı gerekçelerle dinden uzaklaşan bir kuşakla karşı karşıyayız. Seksenlerde dindarlaşan neslin, tıpkı onların kendi ebeveynlerinin dünya görüşüne ve yaşam biçimine itiraz ederek dindarlaşması gibi, bugün de kendi çocukları içine doğdukları dindar hayat tarzına itiraz ederek sekülerleşiyor. Dindarlaşma sürecini özetlerken de belirttiğim gibi, bunun elbette birçok toplumsal, siyasal ve kültürel nedeni var. Ancak ben yine meseleye daha çok kişisel hayat hikayeleri ve gündelik deneyimler üzerinden yaklaşmayı sürdüreceğim.
İnsanlar genellikle uzun süre maruz kaldıkları yaşam biçimine, siyasal dile, iktidar anlayışına ve ahlaki baskıya karşı tepki geliştirirler. Seksenlere kadar dünya genelinde Aydınlanmanın ve modernleşmenin etkileri hala çok güçlüydü. Kentli yaşam biçimleri, eğitim kurumları, devlet dili ve kültürel temsil büyük ölçüde sekülerdi.
Böyle bir ortamda doğan çocuklar, kuşak çatışmasının da etkisiyle anne, baba, okul ve devleti birer seküler otorite kaynağı olarak gördüler. Onlara karşı isyan ederken de tam tersi bir yönelime; yani dine, cemaate, maneviyata, kutsal aidiyet(ler)e ve her ne kadar din dışı bir alan gibi sunulsa da spiritüalist arayışlara yöneldiler.
Bugün ise dünya genelinde ister İslam ister Hristiyanlık olsun, dinlerin siyasallaşmış biçimleri ya doğrudan iktidarda ya da güçlü toplumsal baskı mekanizmaları olarak karşımızda duruyor. Dolayısıyla yeni neslin itirazı da kaçınılmaz olarak bu otorite anlayışına yöneliyor. Dün seküler otoriteye karşı din bir itiraz alanıydı; bugün ise dinsel otoriteye karşı sekülerlik yeni(den) bir itiraz alanına dönüşüyor.
Doksanların genci olarak benim kuşağımın sıkça duyduğu şey şuydu: “Laiklik elden gidiyor.” O dönem devletin hemen bütün kurumları “laik nesil” yetiştirme kaygısıyla hareket ediyordu. Eğitim sistemi, medya dili, bürokratik refleksler hatta kültürel üretim bile büyük ölçüde bu hassasiyet etrafında şekillenmişti. Bazen dönemin TRT dizilerine bakıyorum; bugün oldukça seküler görünen hayat tarzlarının anlatıldığı o yapımlarda bile sürekli bir “irtica tehdidi” ve “laiklik elden gidiyor” endişesi dillendiriliyor(du). Ama ironik biçimde o dönemin genç kuşağının önemli bir kısmı dine yöneldi, cemaatlere girdi, manevi arayışlara kapıldı. Ardından dünya genelinde esen muhafazakar rüzgarla birlikte birçok ülkede mukaddesatçı ve milliyetçi siyasal hareketler iktidara geldi. İki binlerin ortasında Türkiye’de mevcut iktidar da “dindar nesil yetiştireceğiz” söylemini açık biçimde dillendirdi. Muhtemelen bu arzu yalnızca Türkiye’deki iktidara özgü değildi; dünya genelinde de benzer bir muhafazakar toplum mühendisliği eğilimi hakimdi. Dolayısıyla başta eğitim kurumları olmak üzere devletin birçok alanı bu hedef doğrultusunda yeniden dizayn edildi.
Ne var ki, seksenler ve doksanlardaki “laik nesil yetiştirme” projesi nasıl beklenen sonucu vermediyse, bugün de benzer bir durum “dindar nesil” projesinde yaşanıyor. Çünkü toplum mühendisliği çoğu zaman insanın en temel sosyolojik gerçeklerinden birini gözden kaçırıyor. Yeni kuşaklar, tarihin her döneminde içine doğdukları egemen hayat tarzına, otorite biçimine ve ahlaki dile itiraz ederek kimliklerini inşa ederler. Bu itiraz önce evde başlar ve ebeveynlere, özellikle de babaya yönelir. Çünkü çocuk için baba yalnızca biyolojik bir figür değil, aynı zamanda otoritenin, kuralın, disiplinin ve sistemin en görünür ve somut temsilcisidir. İnsan en yoğun çatışmayı çoğu zaman en yakınındaki otorite figürüyle yaşar. Bu nedenle kuşak çatışması olarak adlandırılan bu kadim gerilim, zamanla aileyi de aşarak yerleşik toplumsal düzene, siyasete, devlete ve egemen ideolojiye yönelir. Tam da bu nedenle dün seküler otoriteye itiraz eden gençler dine yöneliyordu; bugün ise dinsel otoriteye itiraz eden gençler sekülerleşiyor.
Yani mesele basitçe “gençler dinden uzaklaşıyor” ya da “gençler dine dönüyor” meselesi değildir. Daha derinde işleyen şey, her dönemin egemen düşüncesinin yeni kuşaklar tarafından sorgulanmasıdır. Dün din, seküler babaya/iktidara karşı bir başkaldırıydı; bugün sekülerlik, dindar babaya/iktidara karşı bir başkaldırı haline geliyor.