Gazeteciler için hep mücadele...
21 Ekim Gazeteciler Günü'nü geride bıraktık. Bugüne dair bir şeyler söylemek isterim... Her 21 Ekim geldiğinde gazetecilerin önemi hatırlanıyor. Sosyal medyada mesajlar paylaşılıyor, telefonlar açılıyor, tebrikler iletiliyor. Elbette meslektaşlarımızın hatırlanması güzel. Ancak gazeteciliğin gerçek sorunlarını konuşmadan, yalnızca kutlama mesajlarıyla bu günü geçiştirmek ne kadar anlamlı?
Önce tarihten başlayalım…
21 Ekim 1860, Şinasi ile Agâh Efendi'nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayımlanmaya başladığı tarih olarak kabul ediliyor. Osmanlı döneminde yayımlanan ilk özel Türkçe gazete olma özelliğini taşıyan bu yayın, gazetecilik tarihimiz açısından önemli bir dönüm noktasıydı. 21 Ekim'in Gazeteciler Günü olarak anılması da bu tarihe dayandırılıyor. Ancak önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor: 21 Ekim, Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş resmî bir Dünya Gazeteciler Günü değil. Uluslararası alanda kabul edilen 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü, Türkiye'de ise 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü ve 24 Temmuz Basın Bayramı öne çıkıyor...
Peki, hangi tarihte kutlarsak kutlayalım, gazeteciliğin bugün içinde bulunduğu durum ne?
Gazetecilik yalnızca haber yazmak değildir
Gazetecilik; bir olayın fotoğrafını çekmek, bir açıklamayı haberleştirmek ya da bir basın bültenini yayımlamaktan ibaret değildir. Gazetecilik, toplumun görmek istemediği gerçekleri de gösterebilmek, güçlülerin karşısında sorular sorabilmek, haksızlığa uğrayanın sesini duyurabilmektir.
Bazen bir işçinin alın terini, bazen bir emeklinin geçim derdini, bazen de bir mahallenin yıllardır çözülemeyen sorununu gündeme taşımaktır. Bazen herkesin sustuğu yerde konuşmak, bazen de herkesin konuştuğu bir konuda gerçeğin peşinden gitmektir.
Üstelik gazetecinin görevi yalnızca eleştirmek değildir. Doğru yapılan işi de yazmak, başarıyı da teslim etmek, iddiaları kanıtlarla değerlendirmek ve kim olursa olsun herkese aynı mesafede durmak gerekir. Çünkü gazeteciliğin gücü, kime yakın olduğundan değil, gerçeğe ne kadar yakın durduğundan gelir.
Kutlama mesajları ve gerçekler
Türkiye'de gazeteciliği konuşurken ekonomik koşulları, mesleki güvenceleri ve basın özgürlüğünü birbirinden ayrı düşünemeyiz.
Bir tarafta düşük ücretlerle çalışan, iş güvencesi olmadan mesleğini sürdürmeye çalışan gazeteciler var. Diğer tarafta artan maliyetler karşısında ayakta kalmaya uğraşan yerel gazeteler bulunuyor. Haber yapmak için emek, zaman ve kaynak gerekiyor. Ancak bu emeğin karşılığını alabilmek her geçen gün daha önemli bir meseleye dönüşüyor.
Yerel basın ise ayrı bir başlık. Bir ilçede belediyenin kararını, bir mahalledeki altyapı sorununu, esnafın yaşadığı sıkıntıyı, vatandaşın talebini kim gündeme getirecek? Ulusal medyanın her zaman ulaşamadığı bu alanlarda yerel gazeteciler, kentlerin hafızasını tutuyor. Yerel basının zayıflaması yalnızca gazetelerin azalması anlamına gelmiyor; vatandaşın kendi yaşadığı yerde olup biteni öğrenme imkânının da daralması anlamına geliyor.
Bir başka sorun da gazeteciliğin siyaset, sermaye ve çeşitli güç odakları karşısındaki bağımsızlığı. Gazeteci, haberinin beğenilmesini değil, doğruluğunu önemsemeli. Haberi nedeniyle tehdit edilmekten, dışlanmaktan veya işini kaybetmekten korkmadan çalışabilmeli. Elbette bunun yanında gazetecilik meslek ilkelerine uymak, kişilik haklarını gözetmek, doğrulanmamış iddiaları gerçekmiş gibi sunmamak da vazgeçilmez bir sorumluluk.
Özgürlük, sorumsuzluk demek değildir. Ancak sorumluluk da gazeteciyi susturmanın gerekçesi olamaz.
Gazetecinin tarafı kim?
Bu sorunun cevabı basit gibi görünür ama uygulaması zordur: Gazetecinin tarafı gerçektir, kamu yararıdır, toplumun haber alma hakkıdır.
Gazeteci iktidarı da muhalefeti de sorgulayabilmeli. Belediyeyi de bakanlığı da, iş insanını da kamu görevlisini de gerektiğinde eleştirebilmeli. Bir iddia ortaya atıldığında onu araştırmalı, belge aramalı, karşı tarafın görüşünü almalı ve okuruna mümkün olduğunca eksiksiz bilgi sunmalı.
Gazetecilik, birilerinin sözcülüğünü yapmak değildir. Hele ki yalnızca kendi mahallesinin hoşuna giden haberleri yayımlamak hiç değildir. Gerçek, bazen savunduğunuz görüşün de karşısına çıkabilir. İşte mesleki sınav tam o noktada başlar.
Bir gazetecinin itibarı, kaç kişinin kendisini alkışladığıyla ölçülemez. Asıl ölçü, yıllar sonra geriye dönüp baktığında yazdıklarının arkasında durabilmesidir.
Bugün neyi kutluyoruz?
21 Ekim. Meslektaşlarımızın gününü kutlayalım. Yıllarını bu mesleğe vermiş gazetecileri, gece gündüz haber peşinde koşan muhabirleri, sayfa hazırlayan editörleri, foto muhabirlerini, yerel basının emektarlarını unutmayalım.
Ama kutlamanın yanına bir de soru koyalım: Gazetecilerin daha özgür, daha güvenceli ve daha bağımsız çalışabildiği bir ülke için ne yapıyoruz?
Çünkü gazeteciliği yaşatmak, yalnızca gazetecilerin sorumluluğu değildir. Doğru habere ihtiyaç duyan herkesin, toplumun tamamının meselesidir.
Gazetecilik sustuğunda yalnızca bir meslek susmaz. Vatandaşın bilgiye ulaşma hakkı, yanlışları sorgulama imkânı ve yaşadığı kentte söz sahibi olma gücü de zarar görür.
Bu nedenle bugün benim için yalnızca bir kutlama günü değil, aynı zamanda bir muhasebe günüdür.
Kalemini çıkarına göre değil, gerçeğe göre tutan; baskıya rağmen meslek ilkelerinden vazgeçmeyen; emeğiyle, cesaretiyle ve vicdanıyla gazetecilik yapan bütün meslektaşlarımın günü kutlu olsun.
Daha özgür bir basın, daha güçlü bir toplum demektir.
Ve unutmayalım: Gazeteciliğin asıl bayramı, gazetecinin korkmadan yazabildiği gündür.