Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Az bulutlu
17°
Ara

“İki Devlet, Tek Millet” Söylemi (I)

YAYINLAMA:
“İki Devlet, Tek Millet” Söylemi (I)

Milliyetçilik üzerine sürdürdüğüm yazı dizisine devam edeceğim. Ancak araya, yine milliyetçilikle doğrudan ilişkili olan ve son günlerde yaşanan gelişmelerle yeniden gündeme gelen bir konuyu almak istiyorum. İki bölüm halinde yayımlayacağım bu yazıda, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini ve bu ilişkilerin tanımlanmasında sıkça başvurulan “iki devlet, tek millet” söylemini tartışmaya açacağım.

Türkiye ile Azerbaycan arasında son günlerde yaşanan gerginlik, yıllardır neredeyse sorgulanamaz bir doğruluk gibi tekrarlanan bu söylemi yeniden tartışmaya açtı. Azerbaycan'da okullarda başörtüsüne yönelik kısıtlamalar, Türkiye'den gelen tepkiler ve Bakü'deki iktidar partisinin bu tepkileri iç işlerine müdahale olarak değerlendirmesi, görünürde sarsılmaz kabul edilen kardeşlik ilişkisinin sınırlarını bir kez daha ortaya koydu.

Aslında şaşırtıcı olan iki ülke arasında görüş ayrılıklarının yaşanması değil, bu ayrılıkların bir tür kardeşlik ihlali olarak değerlendirilmesidir. Çünkü Türkiye ve Azerbaycan, dilsel ve kültürel yakınlıklarına rağmen farklı tarihsel deneyimlerden geçmiş, farklı siyasal kurumlar ve ulusal kimlikler geliştirmiş iki bağımsız devlettir. Çıkarlarının, önceliklerinin ve toplumsal değerlerinin her zaman örtüşmesini beklemek gerçekçi değildir.

Ne var ki milliyetçi söylem, tam da bu farklılıkları görünmez kılma eğilimindedir. “Tek millet” ifadesi, iki ülke arasındaki kültürel yakınlığı vurgularken homojen, bütüncül ve kendi içinde çelişkisiz bir Türk kimliğinin olduğunu varsayar. Oysa ne tarihte ne de günümüzde böylesine bütüncül bir Türk kimliğinden söz etmek mümkündür.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Türkiye'nin Azerbaycan ve diğer Türki cumhuriyetlerle geliştirdiği ilişkilerde belirgin bir himayecilik anlayışı ortaya çıktı. Türkiye, kendisini yalnızca kültürel bakımdan yakın bir ülke olarak değil, aynı zamanda bu toplumlara yol gösterecek, onları uluslararası sistemde temsil edecek ve gerektiğinde koruyacak bir merkez olarak konumlandırdı.

Bu yaklaşımın en belirgin ifadelerinden biri “kardeşlik” vurgusudur. İlk bakışta sıcak ve samimi görünen bu ifade, gerçekte eşitsiz bir ilişkiyi de içinde barındır. Çünkü kardeşlik ilişkisi, büyüklük ve küçüklük üzerinden kurulan bir hiyerarşiyi içerir. Bu hiyerarşide ağabey, yalnızca yaşça büyük olan değil, aynı zamanda daha deneyimli, daha bilgili ve gerektiğinde küçük kardeşine ne yapması gerektiğini söyleme hakkını kendisinde gören kişidir. Küçük kardeşten ise ağabeyinin rehberliğini kabul etmesi, onun beklentilerine uygun davranması ve kendisine verilen desteğe sadakatle karşılık vermesi beklenir.

Böylece devletler arasındaki ilişki, eşit egemenlik ilkesinden uzaklaşarak aile içindeki hiyerarşik ilişkilerin diliyle tanımlanmaya başlar. Azerbaycan'ın Türkiye'den farklı bir siyasal tercih yapması, kimi çevrelerde bağımsız bir devletin egemenlik hakkını kullanması olarak değil, kardeşliğe aykırı bir davranış olarak yorumlanır.

Bu yaklaşımdaki temel sorun, kardeşliğin nasıl kurulacağı değil, devletler arasında neden bir akrabalık ilişkisinin varsayıldığıdır. Devletler birbirlerinin kardeşi değildir. Ortak çıkarları doğrultusunda ittifak kurar, ekonomik ve askeri iş birliği geliştirir, uluslararası sorunlarda birbirlerini desteklerler. Çıkarları farklılaştığında ise karşı karşıya gelebilirler.

Kardeşlik söylemi, bu siyasal gerçekliği duygusal bir bağlılık ilişkisi içerisinde yeniden tanımlar ve özellikle güçlü tarafın beklentilerini doğal bir yükümlülük gibi sunar.

Milliyetçi ideolojinin dikkat çekici özelliklerinden biri, yalnızca düşmanlık üzerinden değil, sevgi ve kardeşlik üzerinden de ötekileştirme üretebilmesidir. Herkül Millas'ın milliyetçilik üzerine çalışmalarında dikkat çektiği üzere, barış ve kardeşlik söylemlerinin kullanılması, milliyetçi düşüncenin sınıflandırıcı ve hiyerarşik niteliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Türkiye'deki milliyetçi tahayyülde uzun yıllar kullanılan “Dış Türkler” kavramı bunun önemli örneklerinden biridir. Bu kavram, görünüşte ortak kökeni vurgulasa da Türkiye'yi merkez, diğer Türki toplulukları ise bu merkezin dışında konumlandırır. Başka bir ifadeyle, merkezin kim olduğu en baştan bellidir.

Türkiye'deki Türk kimliği, çoğu zaman Türk dünyasının ölçütü, temsilcisi ve gelişmiş modeli olarak sunulurken diğer toplulukların tarihsel ve kültürel deneyimleri bu merkeze göre değerlendirilir. Böylece ortak köken iddiası, eşitlikçi bir birliktelikten ziyade merkez ve çevre ilişkisine dönüşür.

Bu hiyerarşi yalnızca siyasal ilişkilerde değil, gündelik kültürel pratiklerde de kendisini gösterir. Azerbaycan Türkçesinin Türkiye'deki popüler kültürde zaman zaman mizah malzemesi olarak kullanılması, dilsel yakınlığın nasıl hiyerarşik bir bakışa dönüşebildiğinin örneklerinden biridir. Oysa Azerbaycan Türkçesi, kendine özgü tarihsel gelişimi ve standartlaşma süreçleri bulunan bir yazı ve konuşma dilidir.

Benzer bir indirgeme Azerbaycan tarihine ilişkin anlatılarda da görülür. Safevi, Rus İmparatorluğu ve Sovyet dönemleri, Türkiye merkezli kimi anlatılarda yalnızca egemenlik kaybı ve mağduriyet üzerinden okunur. Böylelikle Azerbaycan toplumunun kendi modernleşme deneyimi, siyasal düşünce tarihi ve kültürel birikimi geri plana itilir.

Sonuçta Azerbaycan, kendi tarihinin öznesi olan bir toplumdan ziyade, Türkiye merkezli bir Türk dünyası tasavvurunun parçasına dönüştürülür.

“İki devlet, tek millet” söyleminin asıl sorunu da burada ortaya çıkıyor. İki bağımsız devlet arasındaki siyasal ilişkiler, tarihsel olarak var olduğu varsayılan doğal bir akrabalığın uzantısı gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım ülkeler arasındaki güç ilişkilerini, farklı çıkarları ve ulusal kimliklerin tarihsel oluşumunu görünmez kılar.

Oysa ortak dil, kültür ve tarihsel yakınlık, devletleri tek bir siyasal iradeye dönüştürmez. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ilişkileri anlamak için de kardeşlik metaforlarından değil, her iki devletin kendi tarihsel deneyimlerinden, siyasal tercihlerinden ve çıkarlarından hareket etmek gerekir.

Nitekim geçmişte Ermenistan meselesinde, bugün ise başörtüsü ve İsrail politikaları üzerinden yaşanan anlaşmazlıklar, bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. Bir sonraki yazıda bu krizlerden hareketle “tek millet” iddiasının siyasal gerçeklik karşısında nasıl işlevsizleştiğini ele alacağım.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *