İstanbul’a yağmur yağdı şehir durdu!
İstanbul'a yağmur yağdı. Hem de öyle böyle değil. Günlerdir etkili olan sağanak yağışlar, milyonlarca insanın yaşadığı İstanbul’da hayatı ciddi biçimde aksattı. Yollar göle döndü, alt geçitleri su bastı, trafik kilitlendi, vatandaşlar zor anlar yaşadı. Bir tarafta su baskınlarıyla mücadele eden bir şehir, diğer tarafta kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir metropol… İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl çelişki tam da burada başlıyor.
Bir yanda suyun fazlasından şikâyet ediyoruz, diğer yanda susuz kalmaktan korkuyoruz. Peki, bu kadar yağmur yağarken biz bu suyun ne kadarını değerlendirebiliyoruz? 13–15 Ekim 2026 tarihleri arasında İstanbul’da etkili olan yağışlarda, meteoroloji istasyonlarının 48 saatlik ortalaması 119,2 milimetre olarak bildirildi. Beykoz başta olmak üzere bazı ilçelerde yağış miktarı 200 milimetrenin üzerine çıktı. Bu rakamlar ilk bakışta yalnızca meteorolojik veriler gibi görünebilir. Ancak bir mühendis gözüyle baktığımızda karşımıza çok daha çarpıcı bir tablo çıkıyor.
119,2 milimetre yağış, bir metrekareye 119,2 litre su düşmesi demektir. Bir kilometrekarelik alanda ise tam 119 milyon 200 bin litre su anlamına gelir. İstanbul’un yaklaşık 5.343 kilometrekarelik yüzölçümünün tamamına aynı miktarda yağış düştüğünü varsayarsak, teorik olarak yaklaşık 637 milyon metreküp gibi devasa bir su hacminden söz ediyoruz. Elbette bu, İstanbul genelinde fiilen ölçülmüş toplam yağış hacmi değildir. Yağış her bölgede aynı miktarda gerçekleşmediği gibi, düşen suyun tamamını toplamak da teknik olarak mümkün değildir. Ancak bu hesap bile yağmur suyunun nasıl büyük bir potansiyel taşıdığını göstermeye yeterlidir.
Şimdi kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu suyun ne kadarını tutabildik? Ne kadarını depoladık? Ne kadarını geleceğimiz için koruyabildik?
Bugün şehirlerimizin altyapısı büyük ölçüde yağmur suyunu bir an önce uzaklaştırmak üzerine kurulmuş durumda. Yağmur yağıyor, su yüzeysel akışa geçiyor, kanallara doluyor, derelere ve denize ulaşıyor.
Oysa artık bu anlayışı değiştirmemiz gerekiyor.
Elbette taşkınların önlenmesi, can ve mal güvenliğinin korunması birinci önceliğimiz olmalıdır. Ancak suyu güvenli biçimde uzaklaştırmakla, suyun bir bölümünü kontrollü biçimde tutmak birbirine karşıt hedefler değildir. Tam tersine, doğru mühendislik planlamasıyla bu iki hedef birlikte gerçekleştirilebilir. İstanbul’un yalnızca yağmur suyunu tahliye eden değil, aynı zamanda yağmur suyunu tutan, depolayan ve yeniden kullanan bir altyapıya ihtiyacı var.
Peki, bu mümkün mü? Elbette mümkün. Ancak bunun için bilimsel verilere dayanan, havza bazında planlanmış, jeolojik ve hidrojeolojik koşulları dikkate alan bütünleşik bir mühendislik yaklaşımı gerekiyor. Örneğin uygun bölgelerde yeraltı yağmur suyu depoları oluşturulabilir. Büyük parkların, meydanların ve uygun kamu alanlarının altında geçici su depolama sistemleri planlanabilir. Geçirgen zemin uygulamaları yaygınlaştırılabilir. Jeolojik yapının elverişli olduğu alanlarda yağmur suyunun kontrollü biçimde yeraltı su kaynaklarını beslemesi sağlanabilir. Toplanan sular park ve bahçelerin sulanmasında, şehir temizliğinde ve gerekli kalite koşulları sağlanarak sanayide kullanılabilir. Böylece hem taşkın yükünün azaltılmasına katkı sağlanır hem de mevcut su kaynakları üzerindeki baskı hafifletilebilir.
Burada özellikle altını çizmek istediğim önemli bir mühendislik gerçeği var. Her zemine su verilmez. Her bölgeye yeraltı depolama sistemi kurulmaz. Zeminin geçirgenliği, yeraltı su seviyesi, jeolojik yapı, yapı temelleri ve olası zemin hareketleri birlikte değerlendirilmelidir. Aksi takdirde bir sorunu çözmeye çalışırken başka sorunlara neden olabiliriz.
Bu nedenle yağmur suyu yönetimi yalnızca belediyelerin altyapı birimlerinin değil; jeoloji, hidrojeoloji, geoteknik, inşaat ve çevre mühendislerinin birlikte çalışması gereken stratejik bir konudur.
Bir örnek verelim. İstanbul’da 10 kilometrekarelik bir alana 119,2 milimetre yağış düştüğünü düşünelim. Bu, yaklaşık 1 milyon 192 bin metreküp su demektir. Bu miktarın yalnızca yüzde 20’sini kontrollü biçimde tutabildiğimizi varsayalım.
Tam 238 bin 400 metreküp su!
Bu yalnızca varsayımsal bir hesap. Gerçek uygulama için ayrıntılı hidrolojik modelleme, depolama kapasitesi ve maliyet analizleri gerekir. Ancak mühendislik açısından üzerinde düşünmemiz gereken potansiyeli açıkça ortaya koyuyor. Dünyada artık yağmur suyunu yalnızca tahliye etmeye dayanan anlayışın yanında, suyu şehir içinde tutan ve doğal su döngüsünü destekleyen sistemler geliştiriliyor. Biz neden İstanbul’un jeolojik yapısına, topoğrafyasına ve yağış karakterine uygun bir model geliştirmeyelim? Neden yeni yapılan yerleşim alanlarında yağmur suyu depolama sistemlerini altyapı planlamasının ayrılmaz bir parçası hâline getirmeyelim? Neden mevcut şehir dokusunda uygun alanları belirleyerek pilot uygulamalar başlatmayalım?
Ve en önemlisi… Neden yağmur suyunu bir felaketin sebebi olarak görmek yerine, doğru yönetilmesi gereken bir doğal kaynak olarak değerlendirmeyelim? İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde altyapı planlaması yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre yapılamaz. Geleceğin iklim koşulları, nüfus yoğunluğu, kentleşme baskısı ve su ihtiyacı birlikte düşünülmelidir. Bu mesele yalnızca bir yağmur meselesi değildir. Bu mesele mühendisliktir, planlamadır, sürdürülebilirliktir ve gelecek nesillere karşı sorumluluktur.
İstanbul’a son günlerde çok yağmur yağdı. Şehir zorlandı. Hayat aksadı. Yağmurun ardından geriye yine aynı sorular kaldı. Ama belki de artık sorularımızı değiştirmemizin zamanı geldi. “Bu yağmur suyunu şehirden nasıl uzaklaştıracağız?” sorusunun yanına, “Bu suyun ne kadarını güvenle tutup geleceğe taşıyabiliriz?” sorusunu da koymalıyız. Çünkü yarının İstanbul’unu yalnızca daha geniş yollar, daha yüksek binalar ve daha büyük altyapı hatlarıyla inşa edemeyiz. Yarının İstanbul’unu doğayı anlayarak, suyu koruyarak ve mühendisliği doğru kullanarak inşa edebiliriz.
Unutmayalım… Yağmur gökyüzünden bedelsiz düşer. Ancak onu yönetememenin bedelini bütün şehir öder.