Geçmiş olsun İstanbul...
İstanbul’un geleceği için hayata geçirilemeyen projeler.
İstanbul, tarih boyunca yalnızca ülkemizin değil, dünyanın da göz bebeği olmuş eşsiz bir şehirdir. Doğal güzellikleri, ormanları, su havzaları ve sahip olduğu kültürel mirasla gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması gereken bu büyük şehir, ne yazık ki yıllar içerisinde artan yapılaşma ve nüfus baskısının ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalmıştır.
Oysa İstanbul’un geleceğini daha yaşanabilir, daha yeşil ve daha güvenli kılmak için zamanında atılabilecek önemli adımlar vardı. Mesleki birikimimiz ve kamu yararını esas alan anlayışımızla, yalnızca ülkemizde değil, uluslararası düzeyde de takdir görebilecek nitelikte projeler geliştirmiş; bu projeleri mümkün olan en kısa sürede hayata geçirmeyi hedeflemiştik.
Amacımız, İstanbul’un kaybettiği doğal alanları yeniden kazanmak, orman varlığını artırmak ve şehrin geleceğini güvence altına almaktı.
Tahrip edilen maden sahalarını yeniden doğayla buluşturacaktık
İstanbul’un yıllarca madencilik faaliyetleri nedeniyle tahrip edilmiş, yaklaşık 100 bin dönüm büyüklüğündeki eski maden sahaları, üzerinde önemle durduğumuz projelerin başında geliyordu. Bir zamanlar doğal yapısını kaybetmiş, büyük ölçüde atıl durumda bekleyen bu alanları, planlı bir rehabilitasyon çalışmasıyla yeniden doğaya kazandırmayı hedefliyorduk.
Projemiz kapsamında, uygun teknik ve çevresel koşullar gözetilerek hafriyat toprağıyla doldurulacak maden ocaklarının rehabilite edilmesi ve bu alanların yeniden ormanlaştırılması öngörülüyordu. Böylece hem yıllardır atıl durumda kalan geniş araziler değerlendirilecek hem de İstanbul’un yeşil alan varlığına önemli bir katkı sağlanacaktı.
Üstelik bu çalışmaların yalnızca çevresel değil, ekonomik açıdan da önemli kazanımlar sağlayacağı düşünülüyordu. Maden sahalarının rehabilitasyonu kapsamında yapılacak hafriyat ihalelerinden en az 5 milyar dolar düzeyinde bir ekonomik kaynak oluşturulabileceğini öngörüyorduk. Rehabilite edilen alanlara dikilmesi planlanan 5 milyon fıstık çamının kozalaklarından elde edilecek ürünlerin de her yıl ortalama 300-400 milyon dolar düzeyinde kamu geliri sağlayabileceğini hesaplamıştık. Elbette bu rakamlar, projelerin uygulama koşullarına, maliyetlere ve üretim verimliliğine bağlı öngörülerdi. Ancak asıl önemli olan, doğaya verilen zararın giderilmesini sağlayacak bir çalışmanın aynı zamanda ülke ekonomisine uzun vadeli katkılar sunabilecek olmasıydı. Başka bir ifadeyle, doğru planlandığında çevrenin korunması ile ekonomik kalkınmanın birbirine engel değil, birbirini tamamlayan hedefler olabileceğini göstermek istiyorduk.
Askerî alanları koruyacaktık!
Üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir diğer konu da mülkiyeti Hazineye ait askerî alanların geleceğiydi. İstanbul gibi yapılaşma baskısının giderek arttığı bir şehirde, henüz yapılaşmaya açılmamış geniş arazilerin korunması büyük önem taşıyordu. Bu alanların zaman içerisinde imar baskısıyla karşı karşıya kalabileceğini değerlendiriyor, kamu mülkiyetindeki bu toprakların kalıcı biçimde korunmasını istiyorduk.
Bu nedenle, hukuki ve teknik koşulların elverdiği alanların orman vasfıyla tescil edilmesini sağlayarak gelecekte yapılaşmaya açılmalarının önüne geçmeyi hedefliyorduk. Amacımız, yalnızca mevcut ormanları korumak değildi. Aynı zamanda İstanbul’un gelecekte ihtiyaç duyacağı yeşil alanları bugünden güvence altına almaktı. Çünkü biliyorduk ki kaybedilen bir ormanı yeniden oluşturmak, onu başlangıçtan itibaren korumaktan çok daha zor, zahmetli ve maliyetlidir. Bu projelerin hayata geçirilmesiyle İstanbul’un ormanlık alan oranını kısa sürede en az 10 puan artırarak yüzde 55 seviyelerine ulaştırabileceğimizi öngörüyorduk. Böylece şehrin doğal dengesini güçlendirecek, su kaynaklarının korunmasına katkı sağlayacak ve gelecek nesillere daha yeşil bir İstanbul bırakabilecektik.
Ne yazık ki projelerimiz kâğıt üzerinde kaldı
Bütün bu hedefler doğrultusunda önemli bir mücadele verdik. Projelerin hayata geçirilmesi için çaba gösterdik, kamu yararını ön planda tutarak İstanbul’un geleceği adına kalıcı çözümler üretmeye çalıştık. Ancak ne yazık ki arzu ettiğimiz sonucu elde edemedik. Kamu yararını önceleyen bu projelerin karşısında, zaman zaman kısa vadeli ekonomik beklentilerin ve arazi kullanımına ilişkin çıkarların daha etkili olduğunu gördük. İstanbul’un geleceği için büyük önem taşıdığına inandığımız çalışmaların önünü açamadık. Sonuç olarak, üzerinde uzun süre çalıştığımız projelerden hiçbirini hedeflediğimiz biçimde hayata geçiremedik. Bugün geriye dönüp baktığımızda, insanı en çok üzen husus, yalnızca gerçekleştirilemeyen projeler değildir. Asıl üzücü olan, bu projelerle birlikte İstanbul’un kazanabileceği doğal zenginliklerin, ekonomik imkânların ve yaşanabilir bir gelecek için sunulan fırsatların da değerlendirilememiş olmasıdır. Oysa zamanında atılacak kararlı adımlar, İstanbul’un bugünkü sorunlarının bir bölümünü önlemeye yardımcı olabilirdi.
Betonla büyüyen İstanbul, doğal dengesiyle küçüldü
İstanbul’da nüfusun ve yapılaşmanın yıllar içerisinde hızla artması, şehrin doğal alanları üzerindeki baskıyı da artırdı. Yeni yerleşim alanları, yollar ve diğer yapılaşma faaliyetleri genişlerken ormanların, su havzalarının ve doğal ekosistemlerin korunması her zamankinden daha önemli hâle geldi. Ne var ki şehrin büyümesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlar, doğanın kendini yenileme kapasitesini ve kentin doğal dengesini zorladı. Bugün şiddetli yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, bu dengenin ne kadar hassas olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Elbette bu olayların tek bir nedeni yoktur. İklim değişikliği, yağışların şiddeti, altyapının yeterliliği, dere yataklarının durumu ve plansız yapılaşma gibi birçok etken bir arada değerlendirilmelidir. Ancak ormanların ve doğal alanların korunmasının, yağmur sularının yönetilmesinde ve şehirlerin afetlere karşı daha dirençli hâle getirilmesinde önemli bir rol oynadığı da unutulmamalıdır.
Doğal alanları korumak, yalnızca ağaçları ve yeşil görüntüyü korumak anlamına gelmez. Aynı zamanda toprağın suyu emme kapasitesini, ekosistemin devamlılığını, su kaynaklarını ve kent yaşamının güvenliğini korumak anlamına gelir. Bu nedenle ormanlara ve doğal alanlara yapılan her yatırım, aslında İstanbul’un geleceğine yapılan bir yatırımdır.
İstanbul için hâlâ geç değil
Geçmişte hayata geçirilemeyen projeler üzerinde düşünürken amacımız, yalnızca yaşananları hatırlatmak veya geçmişe yönelik bir hesaplaşma yapmak değildir. Asıl amacımız, İstanbul’un geleceği için hâlâ yapılabilecekleri yeniden gündeme getirmektir. Bugün de tahrip edilmiş maden sahalarının rehabilitasyonu, uygun alanların yeniden ormanlaştırılması, Hazine arazilerinin korunması ve şehirdeki yeşil alanların artırılması için önemli fırsatlar bulunmaktadır. Bunun için kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, bilim insanlarının ve ilgili meslek çevrelerinin ortak bir anlayışla hareket etmesi gerekir. Kısa vadeli kazançların ötesine geçerek uzun vadeli kamu yararını esas alan bir yaklaşım benimsenmelidir. Çünkü İstanbul’un ihtiyacı yalnızca yeni yollar, binalar ve yatırımlar değildir. İstanbul’un en az bunlar kadar korunmaya, yeşil alanlara, sağlıklı su kaynaklarına ve doğayla uyumlu bir şehir planlamasına ihtiyacı vardır.
Unutulmamalıdır ki rant baskısıyla kaybedilen her doğal alan, gelecekte telafisi daha güç sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Buna karşılık, bugün korunan her orman, rehabilite edilen her maden sahası ve yapılaşmadan kurtarılan her doğal alan, gelecek nesillere bırakılacak değerli bir mirastır. İstanbul’u korumak, yalnızca bugünün değil, yarının da sorumluluğudur. Geçmişte gerçekleştiremediğimiz projeler nedeniyle duyduğumuz üzüntü baki olsa da İstanbul’un geleceği için mücadele etmekten vazgeçmemeliyiz. Çünkü bu şehir, hepimizin ortak mirasıdır ve onu korumak hepimizin ortak sorumluluğudur. Ancak bütün bu gerçeklere rağmen şu soruyu sormadan da edemiyoruz:
İstanbul’un geleceği için hazırlanmış, doğaya ve kamuya önemli kazanımlar sağlayabilecek projeler hayata geçirilemezken, kısa vadeli rant beklentilerinin bu kadar belirleyici olması ne kadar doğruydu? Belki de yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, en çok bu sorunun cevabını düşünmek zorunda kalacağız. Çünkü İstanbul’un kaybettikleri yalnızca ormanlar, yeşil alanlar ve doğal güzellikler değildir. Aynı zamanda daha yaşanabilir bir şehir kurma fırsatlarıdır. Ve ne yazık ki bütün bu fırsatların önünde, çoğu zaman kamu yararından daha güçlü hâle gelen bir anlayış durmaktadır. Rantın fendi, İstanbul’un geleceğine dair umutlarımızı yendi. Bedelini ise bugün hep birlikte ödüyoruz.