1999'dan bugünlere; Türkiye için ulusal yapı stoku tarama
Güvenlik seferberliği
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yüzleşmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Deprem sonrasında ilgili kurumlar tarafından çok sayıda bina incelendi ve hasar durumları belirlendi. Ağır hasarlı yapıların önemli bir bölümü yıkılırken, orta hasarlı olarak değerlendirilen bazı yapılar onarıldı veya güçlendirilerek yeniden kullanılmaya başlandı.
Türkiye’de deprem güvenliği konuşulduğunda çoğu zaman gelecekte yapılacak yeni binalara odaklanıyoruz. Yeni yönetmelikleri, yapı teknolojilerini, kentsel dönüşümü, zemin iyileştirme yöntemlerini ve daha güvenli şehirlerin nasıl kurulacağını tartışıyoruz. Bunların tamamı gerekli. Ancak önümüzde cevaplamamız gereken çok daha büyük bir soru bulunuyor: Bugün içinde yaşadığımız mevcut yapı stokunun gerçek durumunu ne kadar biliyoruz? Bir bina yıllardır ayakta olabilir. Birden fazla deprem yaşamış olabilir. Dışarıdan bakıldığında ciddi bir sorun görülmeyebilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına o yapının gelecekte meydana gelebilecek güçlü bir deprem karşısındaki performansının garantisi değildir. Bu nedenle Türkiye artık yalnızca yeni yapıların güvenliğini değil, mevcut yapı stokunun sistematik olarak incelenmesini de uzun vadeli deprem politikasının merkezine koymalıdır. Çünkü bir gerçeği kabul etmek zorundayız: Bir binanın bugüne kadar ayakta kalmış olması, bir sonraki depremde güvenli olacağının kanıtı değildir.
1999’dan Kalan Bir Sorumluluğumuz Var
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yüzleşmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Deprem sonrasında ilgili kurumlar tarafından çok sayıda bina incelendi ve hasar durumları belirlendi. Ağır hasarlı yapıların önemli bir bölümü yıkılırken, orta hasarlı olarak değerlendirilen bazı yapılar onarıldı veya güçlendirilerek yeniden kullanılmaya başlandı. Bugün o depremin üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Dolayısıyla artık şu soruyu açık biçimde sormamız gerekiyor:
1999’da deprem hasarı görmüş, daha sonra güçlendirilmiş ve uzun yıllardır kullanılmaya devam eden yapıların bugünkü durumunu gerçekten biliyor muyuz? Geçmişte yapılmış bir güçlendirme işleminin bulunması, tek başına yapının bugünkü güvenliği konusunda yeterli kabul edilmemelidir. Yapının deprem sırasında aldığı hasarın niteliği, gerçekleştirilen güçlendirmenin proje ve uygulama kalitesi, beton ve donatının bugünkü durumu, korozyon, kullanım değişiklikleri ve yıllar içerisinde taşıyıcı sisteme yapılmış olabilecek müdahaleler birlikte değerlendirilmelidir.
1999 Sonrası Güçlendirilmiş Yapılar Öncelikli Olmalı
1999 Marmara Depremi sonrasında şartlar bugünkünden farklıydı. Çok geniş bir bölgede aynı anda büyük bir yapı hasarıyla karşı karşıya kalındı ve orta hasarlı yapıların bir bölümünde güçlendirme yoluna gidildi. Ancak o dönemde gerçekleştirilen bütün güçlendirme uygulamalarının aynı proje, uygulama ve denetim kalitesinde olduğunu varsaymak doğru değildir. Bu nedenle 1999 Marmara Depremi’nde orta hasar görmüş ve daha sonra güçlendirilerek kullanılmaya devam edilmiş yapıların, Ulusal Yapı Stoku Tarama Programı’nın ilk ve en öncelikli gruplarından biri olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapıların mevcut arşivleri ortaya çıkarılmalı; hasar tespitleri, güçlendirme projeleri ve uygulama bilgileri güncel durumla karşılaştırılmalı ve yapılar günümüz mühendislik yöntemleriyle yeniden değerlendirilmelidir. Burada güçlendirme yönteminin kendisini reddetmekten söz etmiyorum. Doğru projelendirilen, doğru uygulanan ve denetlenen güçlendirme mühendislik açısından geçerli bir yöntemdir. Ancak depremde hasar görmüş, daha sonra güçlendirilmiş ve üzerinden çeyrek asrı aşkın süre geçmiş yapılarda yeniden güçlendirme seçeneğinin otomatik olarak ilk tercih hâline getirilmesini doğru bulmuyorum. Bu yapılarda teknik ve ekonomik koşullar değerlendirilerek, yıkılıp güncel deprem yönetmeliğine, mevcut zemin koşullarına ve bugünün mühendislik esaslarına uygun biçimde yeniden yapılması seçeneğinin öncelikle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü burada yalnızca binanın bugün ayakta olup olmadığına değil, önümüzdeki 50–100 yıl boyunca içerisinde yaşayacak insanların güvenliğine bakmalıyız. Soru yalnızca “Bu binayı bir kez daha güçlendirebilir miyiz?” olmamalıdır. Asıl soru, “Yeni nesillere nasıl bir yapı bırakmalıyız?” olmalıdır.
1999 Öncesi Bütün Yapı Stoku Kademeli Olarak Taranmalı
Konu yalnızca 1999 depreminde hasar gören yapılarla sınırlı değildir. Türkiye’nin önünde çok daha geniş bir mevcut yapı stoku meselesi bulunmaktadır. 1999 öncesinde inşa edilmiş yapı stokunun tamamının belirli bir program içerisinde ve kademeli olarak taranması gerektiğini düşünüyorum.
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Bir binanın 1999 öncesinde yapılmış olması, onun otomatik olarak riskli olduğu anlamına gelmez. Ancak yapı yaşı, dönemin mühendislik ve denetim koşulları, malzeme özellikleri, uygulama kalitesi, sonradan yapılan değişiklikler, zemin koşulları ve yapının bugüne kadar maruz kaldığı depremler birlikte düşünüldüğünde, bu yapıların ulusal tarama programında öncelikli gruplardan biri olması gerektiği açıktır. Amaç milyonlarca binayı aynı anda ayrıntılı deprem performans analizine tabi tutmak değildir. Bunun yerine bilimsel kriterlere dayanan, yıllara yayılan ve risk önceliğine göre ilerleyen bir sistem kurulmalıdır.
Önce Tanı, Sonra Tara, Gerekiyorsa Ayrıntılı İncele
Türkiye için uygulanabilir model üç aşamada ilerleyebilir: Envanter → Önceliklendirilmiş Hızlı Tarama → Ayrıntılı Performans Değerlendirmesi... İlk aşamada mevcut yapı stokunun kapsamlı envanteri oluşturulmalıdır. Yapım yılı, taşıyıcı sistem, kat sayısı, kullanım amacı, zemin koşulları, geçmiş hasar kayıtları, güçlendirme bilgileri ve yapıya sonradan gerçekleştirilen önemli müdahaleler ortak bir veri altyapısında bir araya getirilmelidir. İkinci aşamada bilimsel kriterlere dayalı hızlı taramalarla yapıların inceleme öncelikleri belirlenmelidir. Risk göstergeleri yüksek çıkan yapılar ise üçüncü aşamada ayrıntılı mühendislik değerlendirmesine yönlendirilmelidir. Burada önemli bir hususun özellikle altını çizmek gerekir: Hızlı tarama, bir binaya kesin olarak “güvenlidir” veya “risklidir” hükmü vermek için değil; hangi yapıların önce ayrıntılı olarak incelenmesi gerektiğini belirlemek için kullanılmalıdır. Böylece kamu kaynakları, mühendislik kapasitesi ve zaman, riskin daha yüksek olabileceği yapılardan başlanarak kullanılabilir.
Büyük Depremlerin Etkilediği İllerde Tarama Genişletilmeli
Türkiye 1999’dan sonra da büyük depremler yaşadı. Van, Elazığ, İzmir ve özellikle 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler geniş bölgelerde yapı stokunu etkiledi. Bu nedenle büyük bir depremden önemli ölçüde etkilenen illerde yalnızca ağır veya orta hasarlı olarak belirlenmiş yapılara odaklanmanın yeterli olmayabileceğini düşünüyorum. Benim önerim, bu illerde 2020 yılı ve öncesinde yapılmış yapı stokunun belirli bir takvim ve risk önceliklendirmesi içerisinde süreç içinde taranmasıdır.
Burada 2020 yılını “bu tarihten önce yapılan her bina risklidir” şeklinde teknik bir sınır olarak ortaya koymuyorum. Bu tarih, önerdiğim model içerisinde ihtiyatlı ve geniş kapsamlı bir tarama eşiğidir. Çünkü afet sonrasındaki hasar tespiti ile bir binanın ayrıntılı deprem performans değerlendirmesi aynı şey değildir. Bir yapının büyük bir depremden sonra ayakta kalmış olması veya dışarıdan ciddi hasar göstermemesi de gelecekte yaşayabileceği başka bir deprem karşısındaki performansının garantisi değildir. Depremi atlatmış olmak ile gelecekteki depreme hazır olmak aynı şey değildir.
Türkiye’nin Ulusal Yapı Sağlık Karnesi Olmalı
Bu çalışma bir defalık tarama kampanyasına dönüşmemelidir. Türkiye için Ulusal Yapı Sağlık Karnesi oluşturulmasını öneriyorum. Bir insanın sağlık geçmişinin yıllar içerisinde takip edilmesi gibi, bir binanın mühendislik geçmişi de kurumsal hafızada korunabilmelidir. Bir yapı ne zaman inşa edildi? Hangi taşıyıcı sistem kullanıldı? Hangi zemin üzerinde bulunuyor? Hangi büyük depremlere maruz kaldı? Hasar tespiti yapıldı mı? Geçmişte orta hasarlı olarak değerlendirildi mi? Güçlendirildi mi? Güçlendirme ne zaman ve hangi kapsamda gerçekleştirildi? Sonradan taşıyıcı sisteme müdahale edildi mi? En son ne zaman incelendi? Yeniden değerlendirme gerekiyor mu?
Bu bilgiler, doğrulanabilir ve güvenli bir dijital altyapıda izlenebilmelidir. Böylece yapı güvenliği; belediye arşivlerinde, eski proje dosyalarında veya farklı kurumların birbirinden kopuk kayıtlarında kalan bilgilerden ibaret olmaz. Her binanın yaşayan bir mühendislik geçmişi oluşur.
Zemin Kimliği ile Yapı Sağlık Karnesi Birleşmeli
Daha önceki yazılarımda üzerinde durduğum Ulusal Zemin Bilgi Bankası ve parsel bazlı Dijital Zemin Kimliği yaklaşımının bu sistemle bütünleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü deprem güvenliğini yalnızca bina üzerinden değerlendiremeyiz. Zemin ve yapı birlikte düşünülmelidir. Aynı özelliklere sahip iki yapı, farklı zemin koşullarında farklı deprem davranışı gösterebilir. Bu nedenle bir yapının mühendislik kimliği yalnızca betonunu, donatısını ve taşıyıcı sistemini değil, üzerinde bulunduğu zemine ilişkin güvenilir bilimsel verileri de kapsamalıdır. Böylece Dijital Zemin Kimliği ile Ulusal Yapı Sağlık Karnesi birleşerek şehirlerimizin yaşayan mühendislik hafızasının temelini oluşturabilir.
Öncelik En Kritik Yapılardan Başlamalı
Bütün Türkiye’nin yapı stokunun incelenmesi yıllar sürecektir. Bu nedenle programın kendi içerisinde de bilimsel bir öncelik sistemi bulunmalıdır. 1999 depreminde orta hasar görmüş ve güçlendirilmiş yapılar; eski yapı stokundaki yüksek risk göstergelerine sahip binalar; okullar, hastaneler, öğrenci yurtları, bakım merkezleri ve insanların yoğun olarak bulunduğu yapılar öncelikli değerlendirme grupları arasında yer almalıdır. Ardından yapı yaşı, taşıyıcı sistem özellikleri, zemin koşulları, nüfus yoğunluğu ve bölgesel deprem tehlikesi birlikte değerlendirilerek program genişletilmelidir. Buradaki amaç insanları korkutmak değildir. Amaç riski bilmek, önceliklendirmek ve azaltmaktır.
Çünkü bilmediğimiz riski yönetemeyiz.
Bu Bir Yıkım Değil, Güvenlik Seferberliğidir
Böylesine geniş bir yapı taramasından söz edildiğinde doğal olarak “Bütün bu binalar yıkılacak mı?” sorusu gündeme gelecektir. Hayır. Bu yaklaşım bir yıkım seferberliği değildir. Bu bir tespit, önceliklendirme ve güvenlik seferberliğidir. Her yapı kendi teknik özellikleri içerisinde değerlendirilmelidir. Bazı yapılar ayrıntılı inceleme sonucunda yeterli bulunabilir. Bazılarında mühendislik müdahaleleri mümkün olabilir. Bazılarında güçlendirme teknik ve ekonomik açıdan uygun olabilir. Bazılarında ise dönüşüm ve yeniden yapım daha doğru seçenek hâline gelebilir.
Ancak özellikle geçmişte deprem hasarı yaşamış, güçlendirilmiş ve uzun yıllardır kullanılmaya devam eden eski yapılarda, yeni bir güçlendirme kararından önce yeniden yapım seçeneğinin güçlü biçimde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Nihai karar bilimsel veriye ve yapıya özgü mühendislik değerlendirmesine dayanmalıdır. Çünkü amaç bir binayı ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak değil, insanı güvenli biçimde yaşatmaktır.
Yeni Bir Deprem Bize Binalarımızı Öğretmemeli
Türkiye’de her büyük depremden sonra benzer soruları soruyoruz: Hangi binalar yıkıldı? Hangileri ağır hasar aldı? Hangileri ayakta kaldı? Neden bir bina çökerken hemen yanındaki bina ayakta kaldı? Bütün bunları elbette araştırmalıyız. Fakat artık soruyu tersine çevirmenin zamanı geldi: Deprem olmadan önce hangi binaların öncelikli risk taşıdığını belirleyebilir miyiz?
Asıl dönüşüm burada başlayacaktır. Depremden sonra hasarlı binaları tespit etmek zorundayız. Fakat gerçek başarı, depremden önce riskli olabilecek yapıları bulmak ve gerekli tedbirleri alabilmektir. Türkiye’nin yapı stokunu tanımak için yeni bir büyük depremi beklemeye ihtiyacı yok.
1999 Marmara Depremi’nde orta hasar görüp güçlendirilerek kullanılmaya devam eden yapılardan başlayarak; 1999 öncesi yapı stokunu ve sonraki büyük depremlerden önemli ölçüde etkilenen illerde 2020 ve öncesi yapıları kapsayan, yıllara yayılan bir Ulusal Yapı Stoku Tarama ve Güvenlik Programı oluşturulmalıdır. Bu çalışma beş yılda tamamlanmayabilir.
On yıl, belki daha uzun sürebilir. Önemli olan başlaması, kesintisiz sürdürülmesi ve siyasi ya da idari dönemlerden bağımsız uzun vadeli bir devlet politikası hâline gelmesidir. Çünkü deprem riskini azaltmak bir seçim dönemine sığdırılabilecek bir proje değildir. Bu, gelecek nesillere karşı taşıdığımız bir sorumluluktur. Türkiye artık yalnızca depremden sonra hasarlı bina sayan değil, depremden önce riskli yapılarını bulan ve gerekli tedbirleri alan bir ülke olmak zorundadır. Yeni bir büyük deprem bize hangi binalarımızın zayıf olduğunu göstermeden, biz o binaları bilimle bulmalıyız.