Yeni sekülerlik
Bir önceki yazımda, muhafazakar ailelerin çocuklarında neden sekülerleşme eğiliminin arttığından bahsetmiştim. Bu yazıda ise başka bir soruya odaklanmak istiyorum. Ortaya çıkan yeni sekülerleşme gerçekten özgürleştirici bir yön mü taşıyor, yoksa bir tür savrulma mı üretiyor?
Aslında burada sekülerleşme kavramına da kısaca değinmek gerekiyor. Tarihsel olarak sekülerleşme yalnızca dinden uzaklaşma anlamına gelmez. Daha çok siyasal, hukuksal ve bilimsel alanların dini otoriteden görece bağımsızlaşmasını ifade eden tarihsel bir dönüşümü anlatır. Avrupa’da kilise otoritesinin sınırlandırılmasıyla birlikte ortaya çıkan bu süreç; bilimsel düşüncenin gelişmesini, bireysel hakların güçlenmesini, ifade özgürlüğünü ve modern yurttaşlık anlayışını da beraberinde getirdi. Yani klasik anlamda sekülerleşme, bugün bazı muhafazakar çevrelerin “endişe” ettiği gibi sadece “dinsizleşme” değil; aynı zamanda çoğulcu bir toplumsal düzen arayışıydı.
Nitekim tarih boyunca baskıcı yapılara yönelik büyük itirazların ardından çoğu zaman daha yaratıcı ve özgürlükçü dönemler ortaya çıktı. Avrupa’da kilise otoritesine yönelik sorgulamalar Rönesans ve Aydınlanma’nın önünü açtı; bireyin düşünsel özgürlüğünü, sanatsal üretimini ve bilimsel yaratıcılığını güçlendirdi. Benzer şekilde 1960’ların gençlik hareketleri de yalnızca mevcut otorite biçimlerine itiraz etmekle kalmadı; yeni sanat anlayışları, alternatif yaşam tarzları ve farklı düşünme biçimleri üretti.
Dolayısıyla bugünkü sekülerleşme sürecinde de beklenen şey, insanı daha özgür, daha yaratıcı ve daha derinlikli bir varoluşa taşıyan yeni bir kültürel ufkun ortaya çıkmasıydı. Fakat açık konuşmak gerekirse mevcut sekülerleşme dalgası çok da umut verici görünmüyor. Daha ziyade günü yaşamayı merkeze alan, haz odaklı, tüketim kültürüne açık ve yön duygusunu kaybetmiş bir yaşam biçimi yaygınlaşıyor. Ortaya çıkan şey çoğu örnekte yapıcı bir özgürleşmeden çok bir savrulma hali oluyor.
Tam da bu nedenle sekülerleşme olgusu, özellikle muhafazakar çevrelerde oldukça dar ve yüzeysel bir çerçevede ele alınıyor. Kavram giderek yalnızca “dinden kopuş” anlamına indirgenirken, bu kopuşun tarih boyunca nasıl düşünsel, etik ve kültürel dönüşümlere yol açtığı büyük ölçüde göz ardı ediliyor. Sekülerleşme çoğunlukla olumsuz örnekler üzerinden anlatılarak adeta bir “öcü”ye dönüştürülüyor. Uyuşturucu kullanımı, aşırı tüketim kültürü, dijital bağımlılık, amaçsız hazcılık ya da çeşitli kriminal olaylar doğrudan seküler yaşam tarzının kaçınılmaz sonucu gibi sunuluyor. Böylece sekülerleşme giderek ahlaki çöküşle özdeşleştirilen toplumsal bir tehdit olarak kodlanıyor.
Oysa mesele bundan çok daha karmaşık. Çünkü bugün yaşanan süreç yalnızca insanların dinden uzaklaşmasıyla açıklanamaz. Aynı zamanda yaşadığımız çağın siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerinin insanlara güçlü, tutarlı ve tatmin edici bir anlam dünyası sunmakta giderek daha fazla zorlanmasıyla da ilgilidir. Geleneksel dini yapılar çözülürken onların yerini dolduracak yeni ahlaki çerçeveler, ortak idealler ve kolektif aidiyet biçimleri de aynı ölçüde üretilemiyor. Üstelik geçmişte insanlara büyük umutlar vadeden alternatif ideolojilerin (özellikle sol/sosyalist) pratikte ortaya çıkardığı örnekler de bugün genç kuşaklara güçlü bir ilham vermekten oldukça uzak görünüyor.
Bu nedenle ortaya çıkan boşluk çoğu zaman daha derinlikli bir özgürleşmeyle değil; yön duygusunu kaybetmiş, parçalanmış ve tüketim kültürünün akışına bırakılmış bir hayat biçimiyle dolduruluyor. İnsanlar bir yandan otorite biçimlerinden uzaklaşırken, diğer yandan kendilerini kuşatan yeni dijital, ekonomik ve kültürel bağımlılık ilişkilerinin içine sürükleniyor.
Ne var ki söz konusu savrulma yalnızca “sekülerleşen” kesimlerde görülmüyor. Kendini hala muhafazakar kimlikle tanımlayan çevrelerde de benzer bir tüketim ve gösteri(ş) kültürü dikkat çekiyor. Gösterişli umre organizasyonları, dini hassasiyetler üzerinden pazarlanan tüketim ürünleri, “helal” etiketiyle piyasaya sürülen cinsellik endüstrisi, sosyal medyada sergilenen ihtişamlı muhafazakar yaşam tarzları ya da zaman zaman gündeme gelen “pudra şekeri” görüntüleri… Bütün bunlar muhafazakar dünyanın da piyasa kültürü ve haz odaklı tüketim mantığıyla derin biçimde iç içe geçtiğini gösteriyor. Yani mesele sadece sekülerleşme değil; piyasa mantığının hem sekülerleşen kesimi hem de muhafazakar dünyayı dönüştürmesidir.
Zygmunt Bauman’a göre modern insan artık kalıcı aidiyetlerden, uzun süreli bağlılıklardan ve sağlam kimliklerden uzaklaşıyor. İlişkiler, fikirler, kimlikler, hatta anlam duygusu bile hızla tüketiliyor. İnsan sürekli “özgürleşiyor” ama aynı zamanda köksüzleşiyor. Bugünün sekülerleşme biçimlerinin bir kısmı da tam olarak böyle bir zeminde gelişiyor. Dinden uzaklaşma çoğu durumda yeni bir düşünsel derinleşmeye değil; yalnızca bağsız, geçici ve tüketilebilir bir hayata dönüşüyor.
Christopher Lasch da yıllar önce modern toplumun giderek narsistik bir karakter ürettiğini söylemişti. Ona göre insanlar büyük ideallerden, uzun vadeli anlam arayışlarından ve kolektif sorumluluklardan uzaklaşıp daha çok anlık tatmine yöneliyordu. Bugün dijital kültürde bunun çarpıcı örneklerini görüyoruz. “Kendin ol”, “anı yaşa”, “hayat senin” gibi sloganlar ilk bakışta özgürleştirici görünse de çoğu zaman insanı daha yalnız, daha kırılgan ve daha yönsüz hale getiriyor.
Dolayısıyla bugün yaşanan kriz yalnızca bir “dinden uzaklaşma” krizi değildir. Daha büyük bir anlam krizinden söz ediyoruz. İnsan sadece yasaklardan/baskılardan kaçarak yaşayamaz. Bir noktadan sonra hayatına yön verecek bir anlam, bir aidiyet ve bir derinlik de arar. İnsanlar dinden uzaklaşıyor olabilir; fakat onun yerine ne koyacaklarını henüz tam olarak bilmiyorlar. Dahası, aynı anlam boşluğu kendini hala muhafazakar olarak tanımlayan kesimlerde de farklı biçimlerde hissediliyor. Bunu görmek için sosyal medyaya, televizyonlara ya da gündelik hayatın sıradan görüntülerine bakmak yeterli.
İnsanlık uzun zamandır ilk kez bu kadar “özgür”, ama aynı zamanda bu kadar yalnız; bu kadar özgüvenli ama bu kadar derinliksiz, bu kadar görünür ama bu kadar anlamsız, bu kadar iddialı ama bu kadar köksüz hissediyor. Ve bana kalırsa günümüz insanının temel problemi Tanrı’sını ya da ideolojisini kaybetmesi değil, yerine ne(yi) koyacağını bilememesidir.
