Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
11°
Ara

Film ve kitaplara sığınalım...

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Film ve kitaplara sığınalım...

Bugünü yahut yarını evde geçireceksiniz ve bir şeyler izlemek istiyorsunuz. Ben klasik ve bilindik bir film tavsiye edeyim dün henüz izlediğim filmi çok beğendim; Erin Brockovich

Julia Roberts bu filmde deyim yerindeyse kızgın bir tavaya atılmış su damlası gibidir. Dehşet verici ve çarpıcı, güzel ve pek tabii seksi. Zaten film, konusundan bağımsız bir süper kadın kahraman filmidir.

Kahramanımız Erin; bir single mom. İki evlilik yapmış, boşanmış. Üç çocuklu bir kadın. Cep delik, cepken delik. Elde yok, avuçta yok. İtten aç, yılandan çıplak bir hayat sürerken; azmi ve mücadelesiyle büyük bir başarı hikâyesi yazıyor. Bu “destansı” kadın, filmin başında gittiği iş görüşmesinde tıbba ilgi duyduğunu fakat evlenip çocuk sahibi olduğu için okuyamadığını anlatıp, akabinde jeolojiye olan ilgisinden söz ediyor. Nereden baksan “muhteşem” olan Erin; her fenalık için binbir meziyete sahip bir kadın karakter olduğu için bu filme bir süper kadın kahraman filmi diyorum.

Amiyane tabirle Erin; İsviçre çakısı gibi. Çocuk yapıyor, yetiştiriyor, sevgili oluyor, sıfır eğitim ve diploma ile hukuk bürosuna kendini atıyor, sıfır hukuk bilgisiyle avukat oluyor, olaylar aydınlatıyor vs. Film, bizim Umudumuz Şaban tadında. Orada da Şaban bir kasabanın, bir mahalle halkının kaderini değiştirir hani. Burada da Erin bir kasabanın kaderini değiştiriyor. Yalnız kasabanın değil, kendi kaderini de değiştiriyor tabii.

Filmin sonunda Amerika ile özdeş hâle gelen yüksek katlı binaların en tepesinde bir ofiste, iki milyon dolarlık çekin sahibi oluyor… Tam bir “duy da inanma” ya da “izle de inanma” hikâyesi.
Konunun ve olay örgüsünün destansı absürtlüğü bir tarafa, film her şeye rağmen çok güzel bir filmdir. Julia Roberts muhteşem bir oyunculuk ile arz-ı endam etmiştir. Kendisine film boyunca eşlik eden patronu, tonton Amerikalı avukat Albert Finney de bir o kadar güzel oynamıştır. Ki şimdi baktım, 2019’da rahmetli olmuş. Nurlarda yatsın…

Ezcümle; bu filmin Julia ablamıza Oscar’ı getirmesine şaşırmamak lazım. Film özetle; harika oyunculuklar barındıran, abartılı bir başarı hikâyesini konu alan bir süper kadın kahraman filmi. İzlenir mi? Keyifle izlenir. “Yok artık” diyerek ve çok beğenerek izledim. Ne izlesem diye düşünen varsa tavsiye ederim. On üzerinden yedi.

Bir diğer film tavsiyem de In Bruges…

Filmin adı; Türkçe adı; Brüj'da. Belçika kenti olan Brugge'da geçen film 3 kötü adamın kalplerinde kalan son vicdan kırıntılarıyla tanışmalarını sağlıyor. Bir “hata” ile başlayan süreci konu alan filmin devamında hata üstüne hatalar yapılıyor ve bir peri masalını andıran Brugge'da; hatalar silsilesi izlemeye başlıyoruz. Filmde Noel'in son günlerinde “canlı” kalmaya çalışan bir Ortaçağ şehri olan Brugge var. Dostluk var. Endişe ve vicdani sorgulamalar var. Şahane diyaloglar ve elbette her filmde olduğu gibi mantık hataları var... Ama izlemesi güzel mi güzel, seyri keyif veriyor mu veriyor. Ben beğendim. On üzerinden 6'sı var. Tavsiye ederim…

Dizi isteyenlere yerli tavsiye; Düğüm

Bergüzar Korel’in başrolde oynadığı Amazon Prime Video platformundaki Düğüm dizisi; son zamanlarda izlediğim en iyi yerli; suç, aksiyon dizilerinden birisi oldu. Klasik bir “Katil kim?” hikayesiyle başlayan dizi; son bölüme kadar sürükleyiciliğini koruyor. 

İnsan 1 bölüm izleyeyim diye ekran karşısına geçerken bir de bakmış diziyi bitirmiş. Son ana kadar “katil kim” sorusunun cevabını aradığımız dizide; gerilimi sık sık hissediyor, “şimdi ne olacak” diye sık sık soruyoruz…

Dizi formatı gereği (gazeteci, programcı kadın karakter) belki Birce Akalay’ın Kuş Uçuşu, Rojda 

Demirer’in Nejat İşler’le oynadığı Saygı gibi dizileri anımsatıyor. Ama kurgu ve işlediği tema açısından bambaşka. 

Dizide Nejat Komiser rolüne hayat veren Caner Cindoruk da çok güzel oynamış. İlk bölümden son bölüme kadar taktir ve övgüyü hak eden iş olmuş. Ne izlesem diye düşünenler varsa şiddetle tavsiye ederim. On üzerinden sekiz puan verdik.

Ne okusam diyorsanız…

Türkiye'nin buğulu gündemi, karanlık son dakikaları ve telaşlı gelişmelerinden sıyrılıp edebiyata sarılmak isterseniz size güzel bir kitap önereyim; Cennet Çayırı... Amerikalı yazar John Steinbeck’in şahane bir öykü kitabıdır.

Kitabın bende bıraktığı his şu: Büyük olay yok, kahramanlık yok… Sadece küçük kasaba insanlarının umutları, hayal kırıklıkları ve tuhaflıkları. Ama okurken insanın içi garip bir şekilde doluyor. Sanki Silivri’de ya da Trakya’da bir mahallede dolaşıyormuşsun gibi; herkesin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir kırığı var.

En sevdiğim tarafını da söylemem gerekirse; Steinbeck kimseyi yargılamıyor. “Kötü” karakter bile aslında sadece kırılmış biri. Kitapta 12 farklı öykü var ve her öyküde başka başka karakterlerle tanışıyorsunuz. Bu karakterlerin çoğu da hayal kurup tutunamayan tipler.

Küçük umutların koca hayal kırıklıklarına dönüşmesi, iyi niyetle yapılan şeylerin ters gitmesi… Hepsi insanın gerçekliğine çok daha sahici gelen taraflar. Kitap şu hissi çok net veriyor: Cennet diye görünen yer, aslında herkesin kendi cehennemini taşıdığı bir yer. İsmiyle bile ironik.

Kitaptan hoşuma giden birkaç alıntıyla bu yazıya nokta koyayım:

“Yaşamak öylesine yalancı ki! Bana kalırsa var olduğumuza hiçbirimiz pek inanamıyoruz; bu yüzden de her gittiğimiz yerde var olduğumuzu kanıtlamaya çalışıp duruyoruz…”

“Garip bir şey bu, birilerini çok yakından bilmek. Uzağı gören zihinler olduğu gibi ancak yakını görebilen zihinler de oluyor. Ben kendime yakın olan şeyleri hiçbir zaman pek iyi seçememişimdir. Söz gelimi, kitaplardan bildiğim Partenon bana şu karşıdaki kendi evimden daha yakındır…”

“İnsan kimi kez unutmak, kimi kez de anmak ister…”

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *