Kılıç artığı değil, zihniyet artığı
Mine Kırıkkanat’ın “kılıç artığı” ifadesi, yüzeyden bakıldığında kimlik/inanç merkezli bir aşağılama gibi görünüyor. Özellikle Alevi kimliği üzerinden yürütülen tartışmalar, meselenin tarihsel yüküne ve Aleviliğe yönelik yerleşik klişelere odaklanıyor. Ancak burada takılıp kalmak, meseleyi eksik okumak olur. Çünkü Kırıkkanat’ın sorunlu dili, bir kişinin tekil bir kimliğe yönelik “gaf”ından ibaret değil. Bu son "gaf", daha geniş ve süreklilik arz eden elitist bir zihniyetin dile yansımasıdır. Dolayısıyla bu durum, basit bir dil sürçmesiyle ya da sonradan özür yazısında kendisinin dile getirdiği gibi “anlamını bilmiyordum” cahilliği üzerinden açıklanamaz.
Yıllar önce Radikal Gazetesi’ndeki bir yazısında, yol kenarında piknik yapan insanlara dair kullandığı ifadeler de benzer bir üstten bakışı taşıyordu. O yazıda, kamusal alanı “estetik” ve “modern” bir düzen içinde görmek isteyen bir zihnin, bu düzene uymayanları nasıl kolayca aşağılayabildiğini gördük. Piknik yapanlar bir anda “görgüsüzlüğün” ve “geri kalmışlığın” temsilcisine dönüşüyordu.
Daha sert bir örnek ise 07.12.2007 tarihli Vatan Gazetesi’nde yayımlanan “Asalak Kardeşlik” başlıklı yazısıdır. Orada kullandığı ifadeler, doğrudan bir halkı aşağılayan, kriminalize eden ve neredeyse insanlıktan çıkaran bir dil içermekteydi: “…Aymaz devlet, hâlâ PKK’ya karşı ‘sadık’ Kürt nüfus çoğaltma derdinde. Bizim cebimizden alıp iki karıdan, üç karıdan on yirmi çocuk sahibi cahillere, çocuk başına 20 YTL’den 50 YTL’ye ‘sosyal yardım’ yapıyor... Şimdi böyle bir kavmin, kafası kadın haklarında ortaçağı aşamamış dernek başkanı, demokrasi var diye çıkıp televizyonlarda: ‘T.C. Güney Doğu’da işgalcidir, ben Barzani’nin iktidarını tanırım, Atatürk de İngiliz mandacısıydı’ deyince… Türklerde de böylesini sırtında taşımamak, dölünü finanse etmemek, aşiretini, töresini, cehaletini, kısaca yükünü çekmemek, hatta birlikte yaşamayı reddetmek isteği doğuyor…” şeklinde yazıda geçen ifadeler, söz konusu elitist zihniyeti tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Bu satırlar, tıpkı “kılıç artığı” ifadesinde olduğu gibi, anlık bir öfkenin değil, yerleşik bir zihniyetin ürünüdür. Ve bu zihniyetin merkezinde, sanıldığının aksine etnik ya da dinsel kimliklere yönelik bir husumetten ziyade derinlere yerleşmiş sınıfsal bir hiyerarşi bulunur.
Kırıkkanat’ın söylemindeki sınıfsal kodları anlayabilmek için, onun idealize ettiği üst(ün) sınıfa bakmak gerekir. Söz konusu üst(ün) sınıf; Türk, laik, kentli, eğitimli, Batıcı ve belirli bir kültürel sermayeye sahip bir özne olarak kendini tanımlar ve konumlandırır. Bu çerçevenin dışında kalanlar ise kolaylıkla “öteki” haline gelir. Türk olsalar bile taşralı, yoksul, dindar ve “estetik olarak uygunsuz” olanlar Kırıkkanat’ın temsil ettiği zihniyete göre makbul sayılmazlar. Alevi ve Kürt kimliği ise yine bu zihniyet için etnik ya da dinsel bir meseleden ziyade, taşralılık ve köylülükle ilişkilendirilerek ötekileştirilmektedir.
Kırıkkanat’ın aile geçmişi, eğitimi ve mesleki konumu onu Cumhuriyet elitinin tipik bir temsilcisi haline getirir. Fransızca eğitim, Avrupa merkezli kültürel referanslar ve uzun yıllar boyunca merkez medyada yer alma deneyimi, bu habitusu pekiştirir. Pierre Bourdieu’nün kavramlarıyla söylersek, burada işleyen şey güçlü bir “kültürel sermaye” ve bu sermayenin ürettiği “sembolik şiddet”tir.
Bu sembolik şiddet, doğrudan fiziksel bir baskı içermez ama diliyle, imalarıyla, seçtiği örneklerle sürekli bir hiyerarşi kurar. Kim “makbul vatandaş”, kim “yük”, kim “görgüsüz”, kim “asalak” … bunların hepsini belirleyen görünmez bir ölçüt vardır ve bu zihniyet, kendini çoğu zaman “ilericilik” ve “modernlik” adına meşrulaştırır.
Bu yüzden “kılıç artığı” ifadesi, tek başına bir skandal değil; bir zihniyet sürekliliğinin son örneğidir. Aynı dil, farklı bağlamlarda defalarca karşımıza çıkmıştır. Bazen yol kenarlarında piknik yapmak zorunda kalan yoksullara, bazen Kürtlere, bazen dindarlara ve bazen başka bir toplumsal kesime yönelmiştir. Hedef değişir ama bakış değişmez.
Bu son “gaf” Türkiye’de uzun süredir var olan bir gerilimi yeniden hatırlatmıştır. Söz konusu gerilim; “merkez” ile “çevre”, “modern” ile “geleneksel”, “kentli” ile “taşralı” arasındaki gerilimdir. Bu gerilim, yalnızca politik değil, aynı zamanda kültürel bir iktidar mücadelesidir.
Dolayısıyla tartışmayı yalnızca “Alevilere hakaret edildi” düzeyine hapsetmek, meseleyi bağlamından koparmakla kalmaz, aynı zamanda tepkiyi tek bir kişiye indirgeyerek yapısal olanı görünmez kılar. Oysa karşımızda duran şey, bir köşe yazarının tekil bir kimliğe yönelik “gaf”ından ibaret değildir. Sorunlu bir zihniyetin habituslaşmış üstünlük dilidir. Bu üstten bakan zihniyet sorgulanıp teşhir edilmediği sürece, gaflar ve hedef aldığı kimlikler değişse de “makbul vatandaş” ve karşısında konumlandırılan “makbul olmayan” öteki arasındaki sınıfsal hiyerarşi hep yerinde kalır.