Türk'ün gücü: Nüfus mu, Nüfuz mu?
Diaspora kavramı, ele alındığı perspektife göre farklı okumalara tabi tutulabilir. Romantik ve sosyolojik bir bakış açısıyla diaspora; ana
vatan toprağına hasret kalmış, kültürel köklerine tutunmaya çalışan milyonlarca insanlık bir aidiyet hikâyesi anlamına gelir. Ancak reelpolitik
bize bambaşka bir gerçeği fısıldar: Diasporalar, bulundukları ülkelerde siyasetin ve dış politikanın karar alma süreçlerine doğrudan etki
edebilecek, ana vatanın stratejik derinliğini kıtalar ötesine taşıyabilecek en kritik ve asimetrik aktörlerdir.
bugün T.C. Dışişleri Bakanlığının güncel konsolosluk verilerine göre yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 7,5
milyonu aşmış durumdadır. Buna ek olarak Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) raporları da dünya genelinde,
vatandaşlık bağından bağımsız olarak yaklaşık 7 milyonluk devasa bir Türk diasporası bulunduğunu belirtmektedir. Bu nüfusun içinde 3,4
milyonluk devasa bir seçmen kitlesi yer almaktadır. Ancak kâğıt üzerindeki bu görkemli demografik varlık, siyasi bir nüfuza veya etkili bir
lobi gücüne dönüşmenin çok uzağındadır. Niceliksel olarak oldukça büyük olan Türk diasporası, diğer organize diasporalarla
kıyaslandığında, ana vatanın çıkarlarını bulundukları ülkelerin karar alma mekanizmalarında yeterince savunamama ve bir siyasi ağırlık
merkezi oluşturamama sorunuyla karşı karşıyadır.
Bu zafiyetin ve kendi öz gücüne dayanmayan bir diaspora stratejisinin ne kadar kırılgan olduğunun çarpıcı bir örneği Amerika Birleşik
Devletleri’nde yaşanmıştır. Uzun yıllar Washington koridorlarında Türkiye'nin tezlerine kalkan olan, aleyhteki tasarıların geçmesini
engelleyen ana unsur ne yazık ki bizim kurduğumuz ilişkiler değil, taşeron lobilerin stratejik desteğiydi. Bu lobi desteği konjonktürel
krizlerle zayıfladığı anda, bir çok tartışmalı tasarının Amerikan Kongresi'nde hızla Türkiye aleyhine dönmesi, bu acı tablonun en açık
göstergesidir. Kendi göbeğini kesemeyen ve nüfuz gücünü "taşeron lobi gücüyle" sürdürmeye çalışan bir yapının kalıcı bir etki yaratması
veya diplomatik kriz anlarında ana vatanın çıkarlarını koruması mümkün değildir.
Türk diasporasının kalbinin attığı, 3,5 milyonu aşkın Türkiye kökenli nüfusu barındıran Almanya’daki durum ise, vahameti bize en çıplak
şekilde gösteren örnektir. İş dünyasında ciddi sermaye birikimine sahip devasa şirketlerimiz, global şirketlerde üst düzey yöneticilerimiz ve
Alman siyasetinde Federal Meclis'e (Bundestag) kadar yükselebilen Türk kökenli aktörlerimiz mevcuttur. Ancak tam da burada karşımıza
çıkan temel sorun, bu siyasi temsiliyetin Türkiye'nin stratejik çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiğidir. Alman siyasetindeki Türk kökenli
aktörlerin kariyer patikaları incelendiğinde ekşi bir paradoks gözlemlemek mümkündür: Birçok aday, seçim kampanyaları sürecinde Türk
nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde seçmene Türkçe seslenerek, köken bağlarını ve kültürel aidiyetleri vurgulayarak bu oyları
başarılı bir şekilde birleştirmektedir. Ancak seçilip parlamentoya veya yerel meclislere girdikten sonra manzara değişir. Alman ana akım
siyasetine ve medyasına entegre olabilmek, tırnak içinde "makbul Alman siyasetçi" imajını çizebilmek adına radikal bir hamleyle tersine bir
duruş sergileyebilmektedirler. Türkiye ile ilgili konularda rasyonel ve yapıcı bir köprü olmak yerine, Alman kamuoyunda popüler olan
Türkiye karşıtı söylemleri şiddetle sahiplenerek "Alman kimliklerini" kanıtlama ve ön plana çıkarma ihtiyacı hissetmektedirler. Bu oportünist
tutum, diasporanın iyi niyetle verdiği oyların, günün sonunda kendi ana vatanının çıkarlarına karşı bir silaha dönüşmesi riskini
doğurmaktadır.
Bu siyasi kopukluk ve yabancılaşma sadece siyaset arenasında değil, sivil toplum düzeyinde de kendini derinden göstermektedir. Küresel
ölçekte başarılı diasporaları incelediğimizde karşımıza daima mikro düzeydeki sarsılmaz dayanışma ağları çıkar. Örneğin Yahudi veya Hint
diasporaları; Silikon Vadisi'nden Wall Street'e kadar uzanan bir düzlemde kendi öğrencilerine sağladıkları prestijli burs ağları, iş arayan
gençleri bulundukları ülkelerin stratejik kurumlarına yerleştirme gayretleri ve kendi aralarındaki ticari önceliklendirme (istihdam ve yatırım)
ile tabandan tavana organik bir bağ kurarlar. Türk diasporasında ise ne yazık ki bu "adamcılık" refleksi son derece zayıftır.
Elbette bu noktada Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) veya Müstakil Sanayiciler ve İş Adamları Derneği (MÜSİAD) gibi kurumların
varlığının, bu yapısal eksiklikleri düzeltme yolunda ne kadar önemli hizmetler verdiği aşikârdır. Bu organizasyonlar, diasporanın kurumsal
düzeyde bir araya gelmesi, çok boyutlu ticari diplomasi yürütmesi ve güçlü "networking" fırsatları yaratması konusunda oldukça kıymetli
zeminler sunmaktadır. Ancak diasporanın kitlesel dönüşümü ve lobicilik pratiklerindeki köklü vizyon değişikliği, sadece bu birkaç elit
kurumun omuzlarına yüklenerek başarılabilecek bir hedef değildir. Modern dünyada ihtiyaç duyulan şey yalnızca iş insanlarının buluştuğu
dikey yapılar değil; yurt dışına eğitime giden öğrenciyi, laboratuvardaki akademisyeni, sokaktaki yerel esnafı ve bağımsız sivil toplumu da
kapsayan, organik ve yatay örgütlenmiş bir "dayanışma ekosistemi"dir. Bunu da devletin yönlendirmesinden ziyade, kendi öz dinamikleriyle
ve en başarılı şekilde gerçekleştirecek topluluk bizzat diasporanın kendisidir.
Sonuç olarak, Türk diasporasının mevcut sosyolojik tablosu kâğıt üzerinde "kalabalık", siyaseten ise "yalnız" kitlelerin aritmetik toplamından
ibarettir. Siyasetçilerin oy avcılığı ile asimilasyon arasına sıkışan oportünist tutumları ve tabana yayılamayan mikro-dayanışma kültürünün
eksikliği bu derin yalnızlığı daha da perçinlemektedir. Milyonları bulan bu demografik yığını gerçek bir "nüfuza" çevirmenin tek bir yolu
vardır: Öncü kurumların inşa ettiği ticari ve diplomatik ağları, organik sivil toplum kültürüyle harmanlamak; bulundukları ülkenin siyasetine
entegre olurken ana vatanla stratejik ve duygusal bağı koparmayan, kendi ayakları üzerinde duran yeni nesil bir diaspora bilinci inşa etmektir.