Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
16°
Ara

Türk'ün gücü: Nüfus mu, Nüfuz mu?

YAYINLAMA:
Türk'ün gücü: Nüfus mu, Nüfuz mu?


Diaspora kavramı, ele alındığı perspektife göre farklı okumalara tabi tutulabilir. Romantik ve sosyolojik bir bakış açısıyla diaspora; ana

vatan toprağına hasret kalmış, kültürel köklerine tutunmaya çalışan milyonlarca insanlık bir aidiyet hikâyesi anlamına gelir. Ancak reelpolitik

bize bambaşka bir gerçeği fısıldar: Diasporalar, bulundukları ülkelerde siyasetin ve dış politikanın karar alma süreçlerine doğrudan etki

edebilecek, ana vatanın stratejik derinliğini kıtalar ötesine taşıyabilecek en kritik ve asimetrik aktörlerdir.

 

bugün T.C. Dışişleri Bakanlığının güncel konsolosluk verilerine göre yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 7,5

milyonu aşmış durumdadır. Buna ek olarak Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) raporları da dünya genelinde,

vatandaşlık bağından bağımsız olarak yaklaşık 7 milyonluk devasa bir Türk diasporası bulunduğunu belirtmektedir. Bu nüfusun içinde 3,4

milyonluk devasa bir seçmen kitlesi yer almaktadır. Ancak kâğıt üzerindeki bu görkemli demografik varlık, siyasi bir nüfuza veya etkili bir

lobi gücüne dönüşmenin çok uzağındadır. Niceliksel olarak oldukça büyük olan Türk diasporası, diğer organize diasporalarla

kıyaslandığında, ana vatanın çıkarlarını bulundukları ülkelerin karar alma mekanizmalarında yeterince savunamama ve bir siyasi ağırlık

merkezi oluşturamama sorunuyla karşı karşıyadır.

 

Bu zafiyetin ve kendi öz gücüne dayanmayan bir diaspora stratejisinin ne kadar kırılgan olduğunun çarpıcı bir örneği Amerika Birleşik

Devletleri’nde yaşanmıştır. Uzun yıllar Washington koridorlarında Türkiye'nin tezlerine kalkan olan, aleyhteki tasarıların geçmesini

engelleyen ana unsur ne yazık ki bizim kurduğumuz ilişkiler değil, taşeron lobilerin stratejik desteğiydi. Bu lobi desteği konjonktürel

krizlerle zayıfladığı anda, bir çok tartışmalı tasarının Amerikan Kongresi'nde hızla Türkiye aleyhine dönmesi, bu acı tablonun en açık

göstergesidir. Kendi göbeğini kesemeyen ve nüfuz gücünü "taşeron lobi gücüyle" sürdürmeye çalışan bir yapının kalıcı bir etki yaratması

veya diplomatik kriz anlarında ana vatanın çıkarlarını koruması mümkün değildir.

 

Türk diasporasının kalbinin attığı, 3,5 milyonu aşkın Türkiye kökenli nüfusu barındıran Almanya’daki durum ise, vahameti bize en çıplak

şekilde gösteren örnektir. İş dünyasında ciddi sermaye birikimine sahip devasa şirketlerimiz, global şirketlerde üst düzey yöneticilerimiz ve

Alman siyasetinde Federal Meclis'e (Bundestag) kadar yükselebilen Türk kökenli aktörlerimiz mevcuttur. Ancak tam da burada karşımıza

çıkan temel sorun, bu siyasi temsiliyetin Türkiye'nin stratejik çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiğidir. Alman siyasetindeki Türk kökenli

aktörlerin kariyer patikaları incelendiğinde ekşi bir paradoks gözlemlemek mümkündür: Birçok aday, seçim kampanyaları sürecinde Türk

nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde seçmene Türkçe seslenerek, köken bağlarını ve kültürel aidiyetleri vurgulayarak bu oyları

başarılı bir şekilde birleştirmektedir. Ancak seçilip parlamentoya veya yerel meclislere girdikten sonra manzara değişir. Alman ana akım

siyasetine ve medyasına entegre olabilmek, tırnak içinde "makbul Alman siyasetçi" imajını çizebilmek adına radikal bir hamleyle tersine bir

duruş sergileyebilmektedirler. Türkiye ile ilgili konularda rasyonel ve yapıcı bir köprü olmak yerine, Alman kamuoyunda popüler olan

 

Türkiye karşıtı söylemleri şiddetle sahiplenerek "Alman kimliklerini" kanıtlama ve ön plana çıkarma ihtiyacı hissetmektedirler. Bu oportünist

tutum, diasporanın iyi niyetle verdiği oyların, günün sonunda kendi ana vatanının çıkarlarına karşı bir silaha dönüşmesi riskini

doğurmaktadır.

 

Bu  siyasi kopukluk ve yabancılaşma sadece siyaset arenasında değil, sivil toplum düzeyinde de kendini derinden göstermektedir. Küresel

ölçekte başarılı diasporaları incelediğimizde karşımıza daima mikro düzeydeki sarsılmaz dayanışma ağları çıkar. Örneğin Yahudi veya Hint

diasporaları; Silikon Vadisi'nden Wall Street'e kadar uzanan bir düzlemde kendi öğrencilerine sağladıkları prestijli burs ağları, iş arayan

gençleri bulundukları ülkelerin stratejik kurumlarına yerleştirme gayretleri ve kendi aralarındaki ticari önceliklendirme (istihdam ve yatırım)

ile tabandan tavana organik bir bağ kurarlar. Türk diasporasında ise ne yazık ki bu "adamcılık" refleksi son derece zayıftır.

 

Elbette bu noktada Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) veya Müstakil Sanayiciler ve İş Adamları Derneği (MÜSİAD) gibi kurumların

varlığının, bu yapısal eksiklikleri düzeltme yolunda ne kadar önemli hizmetler verdiği aşikârdır. Bu organizasyonlar, diasporanın kurumsal

düzeyde bir araya gelmesi, çok boyutlu ticari diplomasi yürütmesi ve güçlü "networking" fırsatları yaratması konusunda oldukça kıymetli

zeminler sunmaktadır. Ancak diasporanın kitlesel dönüşümü ve lobicilik pratiklerindeki köklü vizyon değişikliği, sadece bu birkaç elit

kurumun omuzlarına yüklenerek başarılabilecek bir hedef değildir. Modern dünyada ihtiyaç duyulan şey yalnızca iş insanlarının buluştuğu

dikey yapılar değil; yurt dışına eğitime giden öğrenciyi, laboratuvardaki akademisyeni, sokaktaki yerel esnafı ve bağımsız sivil toplumu da

kapsayan, organik ve yatay örgütlenmiş bir "dayanışma ekosistemi"dir. Bunu da devletin yönlendirmesinden ziyade, kendi öz dinamikleriyle

ve en başarılı şekilde gerçekleştirecek topluluk bizzat diasporanın kendisidir.

 

Sonuç olarak, Türk diasporasının mevcut sosyolojik tablosu kâğıt üzerinde "kalabalık", siyaseten ise "yalnız" kitlelerin aritmetik toplamından

ibarettir. Siyasetçilerin oy avcılığı ile asimilasyon arasına sıkışan oportünist tutumları ve tabana yayılamayan mikro-dayanışma kültürünün

eksikliği bu derin yalnızlığı daha da perçinlemektedir. Milyonları bulan bu demografik yığını gerçek bir "nüfuza" çevirmenin tek bir yolu

vardır: Öncü kurumların inşa ettiği ticari ve diplomatik ağları, organik sivil toplum kültürüyle harmanlamak; bulundukları ülkenin siyasetine

entegre olurken ana vatanla stratejik ve duygusal bağı koparmayan, kendi ayakları üzerinde duran yeni nesil bir diaspora bilinci inşa etmektir.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *