Post-truth kavramı nedir?
Akademisyenler bu kavramı dilimize gerçek ötesi veya hakikat ötesi olarak çeviriyor. Hakikat ve olguların duygu ve kanaatler karşısında önemini yitirdiği, kitlelerin ve kolektif bilincin birey ve idrak karşısında zafer kazandığı bir dönemi tanımlar. Yani yeni esnek ve göreceli bir hakikatin ortaya çıkışını ifade eder. Aslında var olan bu kavram dijitalleşme ve geleneksel medyanın yerini yeni medyanın almasıyla daha görünür hale gelmiştir.
Peki nesnel gerçeklerin önüne bireylerin duyguları ve inançları neden geçer?
Sosyolog Emile Durkheim’ın ortak inançlar yaklaşımına göre; toplumu ayakta tutan şeylerin yalnızca ekonomi veya yasalar olmadığını, bireylerin birleşip toplum olabilmesi için ortak mitlere, sembollere ve inançlara ihtiyaç duyduğunu savunur. Tanrı denilen şey aslında toplumun kendisidir çünkü tanrı orada aslında toplumu birleştiren bir inanç etkenidir. Toplum birleşmek için aynı değerlere ve inançlara ihtiyaç duyar diyerek bu durumu tanrı toplum kavramıyla açıklamıştır.
İnsanların kutsala yönelme eğilimi aslında toplumun kendi birliğini ve otoritesini sürdürme mekanizmasıdır. Çünkü toplumlar bir otoriteye ihtiyaç duyar fakat burada bahsedilen otorite korkutucu değil, birleştirici ve düzen sağlayıcı bir otoritedir. Emile Durkheim’ın değindiği bu ortak değerleri, güç sahiplerinin kendi lehlerine kullanarak nesnel olguların karşısına çoğunluk tarafından kabul edilen yeni bir gerçeklik oluşturması da tam olarak hakikat ötesi kavramıdır.
Dijitalleşmenin etkisiyle, yeni medyanın ortaya çıkmasıyla siyasi figürler kendi fikirlerini sosyal platformalar aracılığıyla direkt olarak paylaşabilir hale geldi. Eskiden geleneksel medyada siyasetçilerin basın açıklaması için önceden hazırlıklar yapılıp gazetecinin haberleştirmesine ihtiyaç duyulurken, yeni medyayla açıklamalar doğrudan sosyal medyadan kamuoyuna aktarılmakta.
Siyasette post-truth
Siyasi figürler, hitap ettiği kitlelerin korkularını ve inançlarını ön planda tutarak duygusal siyaset yapar. Hitap ettiği kitleye gerçeği vermek yerine o kitlenin duygularına hitap edecek hikayeler üretir. Popülist liderler özellikle göçmen tehditi, ekonomik sıkıntılar, güvenlik kaygısı gibi söylemlerle korku yaratarak siyaset yapar, biz ve onlar ayrımını kullanarak seçmeniyle duygusal bağ kurar. Tim Stock’, Trump’ın başkanlığının ilk 100 günündeki tweetlerini incelediği çalışmada, Trump’ın en sık kullandığı söylemlerin toplumda tehdit ve korku algısı yaratan söylemler olduğunu ortaya koyuyor. Bu söylemlerin en başında ise ‘göçmenlik tehditi’ yer alıyor. Göçmenlik, çoğu ülke için tartışmalı ve korku yaratan bir konudur, Trump özellikle bu sorunu gerçeklerin ötesinde büyüterek bir tehdit hikayesine dönüştürür. Bu söylemler sonucu toplumda korku yayılır, Trump ise aslında kendisinin inşaa ettiği bu korkunun kahramanı ilan edilerek güven kazanır. Aynı zamanda Tim Stock’un yaptığı bu çalışmada Trump’ın attığı tweetlerde üstlendiği rol sadece bir siyasetçi değil. Trump bu tweetleri atarken kamuoyu önünde 4 farklı role bürünüyor; düşünce adamı, gazeteci, protestocu ve politikacı. Sonuç olarak Trump’ın sadece bilgi veren bir siyasetçi değil, topluma hikaye sunan bir anlatıcı haline geliyor. Trump ve diğer popülist liderler bunu medya aracılığıyla yapmaktadır.
Medyada post-truth
Medya çok güçlü bir mit üretme ve kutsalı dönüştürme aracıdır. Dijitalleşmeyle beraber kamusal alanın artık sosyal medyaya dönüştüğü akademisyenler tarafından çokça tartışılan bir konudur. Net bir şekilde kamusal alan artık sosyal medyadır diyemesekte insanların kamuoyunu ilgilendiren meselelerde en aktif olduğu yerin sosyal platformlar olduğunu inkar edemeyiz. Medyada post-truth örneği kendini sadece siyasi figürlerin söylemlerinin aracılığını yapmasıyla göstermez. Toplumda yeni değerler oluşturmada sosyal medya önemli bir rol oynar. Kadınlar üzerinden yapılan ‘fedakarlık’ anlatısının ataerkil toplumlarda medya aracılığıyla güçlendirilerek, insani bir duygunun kadınların kimliğine atfedilmesi güçlü bir örnektir. Nesnel gerçeklik taşımayan bu algı, ataerkil toplumlarda çoğunluk tarafından kabul görüldüğü için gerçeğe dönüşür. Medya ise fedakarlığın kadınlar üzerinden kabul edilmesini, fedakar anne konulu sosyal medya içerikleri ve diziler aracılığıyla destekler.
Sosyal medyada influencerların paylaşımları aracılığıyla ‘mutlu ve başarılı’ bir hayat olarak gösterdikleri gerçek olmayan hikayeler, toplumun gerçeklik dışı bir konforlu yaşam idealizmine sebebiyet verir. Toplumdaki belirli kesimler, takip ettikleri influencerların mutlu hayatına sahip olabilmek adına onları kanaat önderi belirleyerek, onların önerdiği ürünleri, yaptığı akımları kendi hayatına dahil eder. Oluşturulmuş bu algılar ise medya ve influencerlar aracılığıyla kapitalizme hizmet eder.
Medya; liderleri seçilmiş kişi, kahraman, kurtarıcı olarak kutsallaştırır. İçerisinde bulunduğu toplumun duygularına ve inançlarına göre şekil alarak aracılık yapar. Bunlara örnek olarak devletin ana/baba gibi adlandırılarak kutsallaştırılması verilebilir. Kutsallaştırılan bu devlet algısı, toplumların iktidar ve devleti eşit görmesini sağlayarak, iktidar karşıtlığını devlet düşmanlığı olarak algılatabilir. Bu sebeple halk ‘devlete karşı gelme’ algısının bir parçası olmamak için mevcut iktidarı eleştirmekten geri durabilir. Medya aracılığıyla siyasi figürler; toplum için sadece siyasetçi olarak değil, duygusal bağ kurdukları sorgulanabilir olmayan her daim destekledikleri dokunulmaz bir kahramana dönüşür.
İngiltere’nin 2016’da Avrupa Birliği’nden çıkma sürecinde, Brexit yanlısı basın; göçmen krizi, ekonomik kayıplar ve ulusal kimlik söylemleri üzerinden algı oluşturmuştur. Basının bu süreçte güvensizlik ve çıkarların korunulmadığı sebeplerini bilinçli olarak öne sürmesi, halka gerçeği tarafsız bir şekilde sunmaktan ziyade AB’den ayrılmak isteyen tarafların hakikat ötesi anlatılarını sunması, yüzde 52 evet oyuyla İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini büyük ölçüde desteklemiştir.
Post-truth çağında gerçeklik, nesnel ve değişmez bir zeminden çıkarak öznelleşir. Siyasetten medyaya, influencer kültüründen gündelik yaşama kadar birçok farklı alanlarda insanlar gerçeği yalnızca bilgiye göre değil, kendi inançları, deneyimleri ve duyguları üzerinden değerlendirir. Böylece gerçeğin ne olduğundan çok, kimin nasıl anlattığı ve insanların neye inanmayı seçtiği önem kazanmaktadır. Peki bize anlatılanlar gerçekler mi yoksa inanmamızı istedikleri hikayeler mi?