Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
16°
Ara

Bir ülkenin en büyük sermayesi güvendir

YAYINLAMA:
Bir ülkenin en büyük sermayesi güvendir

Kıymetli okurlar; Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik… Bunlar yalnızca hukuk ve siyaset biliminin kavramları değildir. Gelişmiş toplumların ekonomik kalkınmasına, bilimsel ilerlemesine, yatırım ortamına ve toplumsal huzuruna yön veren temel kurumsal değerlerdir. İnsanlık bugün yapay zekâdan büyük veriye, robotik sistemlerden ileri mühendislik teknolojilerine kadar tarihin en hızlı dönüşüm dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ancak teknoloji tek başına bir ülkeyi gelişmiş ülke yapmaz.

Bir ülke en ileri teknolojileri satın alabilir, modern şehirler kurabilir, büyük altyapı yatırımları gerçekleştirebilir. Fakat hukuk sistemi güven vermiyorsa, liyakat zayıflıyorsa, kamu kurumları kişilere bağımlı hâle geliyorsa, denetim mekanizmaları işlevini kaybediyorsa ve toplum adaletin herkes için eşit işlemediğini düşünmeye başlıyorsa, kalkınmanın üzerinde yükseldiği zemin de zayıflar. Çünkü devletlerin de tıpkı mühendislik yapıları gibi görünmeyen temelleri vardır. Devletin görünmeyen temeli güvendir.

İbn Haldun’un mesajı


Yaklaşık yedi asır önce İbn Haldun, devletlerin kuruluşunu, güçlenmesini ve zaman içerisinde zayıflamasını incelerken yalnızca yöneticileri değil; toplumsal dayanışmayı, ekonomik yapıyı ve iktidarın dönüşümünü birlikte ele almıştır. Onun düşüncesindeki asabiyet, toplumu bir arada tutan dayanışma ve ortak hareket etme gücünü ifade eden merkezi kavramlardan biridir. İbn Haldun’un devlet teorisini bugünün Türkiye’sine doğrudan uygulayarak bir “çöküş” hükmü vermek elbette bilimsel olmaz. Fakat yaklaşımından önemli bir ders çıkarabiliriz: Devletler yalnızca ekonomik kaynaklarını kaybettiklerinde değil, onları bir arada tutan güven ve kurumsal denge zayıfladığında da kırılganlaşırlar. Bu düşünceyi günümüzün risk yönetimi anlayışıyla birleştirdiğimizde karşımıza önemli bir soru çıkmaktadır: Bir devletin kurumsal açıdan zayıflamaya başladığını kriz meydana gelmeden önce ölçebilir miyiz? Kanaatimce ölçebiliriz. Ve Türkiye’nin artık bunu tartışması gerektiğini düşünüyorum.


 

Bu sistem değerlendirilmeli


Türkiye 2017 anayasa değişikliğinin ardından 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçti. Yeni sistem hızlı karar alma, yönetimde etkinlik ve yürütmede istikrar gerekçeleriyle savunuldu. Ancak geçen süre içerisinde şu soruyu sormak demokratik bir toplum açısından son derece doğaldır: Sistem Türkiye’nin kurumlarını güçlendirdi mi, yoksa yürütme gücünü aşırı ölçüde merkezileştirerek kurumları kişilere daha bağımlı hâle mi getirdi? Ben ikinci ihtimalin Türkiye açısından ciddi biçimde araştırılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü güçlü devlet ile güçlü kişi aynı şey değildir. Devlet yönetiminde karar alma süreçlerinin tek merkezde yoğunlaşması kısa vadede hız sağlayabilir. Ancak güçlü denge ve denetim mekanizmaları kurulmamışsa bunun bedeli uzun vadede kurumsal kapasitenin zayıflaması olabilir. Hızlı karar almak, doğru karar almak anlamına gelmez. Doğru karar; hukuka uygun, bilimsel veriye dayanan, uzman görüşünü dikkate alan, denetlenebilen ve gerektiğinde düzeltilebilen karardır.

Tek merkeze bağlılık risktir

 

Yıllardır mühendislik alanında çalışan biri olarak devlet yönetimine de zaman zaman mühendislikte kullandığımız sistem güvenliği yaklaşımıyla bakıyorum. Bir yapının bütün yükünü tek bir taşıyıcı elemana bağlamayız. Yükleri dağıtırız. Güvenlik katsayıları kullanırız. Bağımsız kontroller yaparız. Sistemin bir elemanı görevini yerine getiremediğinde bütün yapının çökmemesi için yedeklilik oluştururuz.
Devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığı da benzer bir güvenlik mekanizmasıdır. Yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılması; bağımsız denetim kurumları, özgür basın, sivil toplum ve hesap verebilir kamu yönetimi devletin önündeki engeller değildir. Bunlar devlet sisteminin emniyet mekanizmalarıdır. Mühendislikte tek noktaya bağımlılık nasıl sistemsel risk oluşturuyorsa, devlet yönetiminde de aşırı güç yoğunlaşması kurumsal kırılganlık meydana getirebilir. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı güçlü kişilere bağımlı bir yönetim değil, kişiler değiştiğinde de aynı güvenilirlikle çalışabilecek güçlü kurumlardır.

Yargıya güven zayıflarsa...

 

Bu sistem içerisinde üzerinde en fazla durmamız gereken alanlardan biri yargıdır. Yargı bağımsızlığı yalnızca hâkimlerin veya hukukçuların meselesi değildir. Vatandaşın meselesidir. Yatırımcının meselesidir. İş insanının meselesidir. Mülkiyet hakkının, sözleşme güvenliğinin ve demokratik devletin meselesidir. Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin siyasi, ekonomik veya bürokratik gücünün sonucu değiştirmeyeceğine inanabilmelidir. Adaletin yalnızca gerçekleşmesi değil, toplum tarafından bağımsız ve tarafsız biçimde gerçekleştiğine güvenilmesi de gerekir. Yargıya güvenin aşınması devlet açısından en ciddi erken uyarı işaretlerinden biridir. Bu nedenle Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yapısından hâkim teminatına, yüksek mahkeme kararlarının uygulanmasından yargının yürütmeyle ilişkisine kadar sistem bütüncül biçimde değerlendirilmelidir. Bağımsız yargı iktidarın karşısında değildir. Bağımsız yargı, bugün iktidarda kim olursa olsun yarın herkesin ihtiyaç duyabileceği hukuk güvencesidir.

Liyakat olmazsa olmaz


Bir yapının zemin etüdünü ehil olmayan bir kişiye yaptıramazsınız. Bir köprünün hesabını yeterli mühendislik bilgisine sahip olmayan birine teslim edemezsiniz. Bir hastanenin ameliyathanesinde uzmanlığı göz ardı edemezsiniz. Çünkü yanlışın sonucu ağırdır. Kamu yönetiminde de aynı hassasiyeti göstermek zorundayız. Torpil ve adam kayırma yalnızca bir kişinin hakkının yenilmesi değildir. Aynı zamanda devlet kapasitesinin kaybedilmesidir. Bir göreve en uygun insan yerine bağlantısı daha güçlü olan insan getirildiğinde devlet, daha nitelikli insanın bilgisinden ve tecrübesinden mahrum kalır. Bu nedenle benim için liyakat yalnızca bir ahlak veya adalet meselesi değildir. Liyakat bir devlet güvenliği ve sistem performansı meselesidir.


 

Siyasi transferler doğru mu?

Demokrasi yalnızca seçim günü sandığa gitmek değildir. Demokrasi, sandıktan çıkan iradeye seçimden sonraki gün de saygı gösterebilmektir. Son dönemde farklı siyasi partilerden seçilmiş bazı belediye başkanlarının AK Parti’ye geçmesi, siyasi etik ve demokratik temsil açısından tartışılması gereken bir durumdur. Bir belediye başkanı yalnızca kendi ismiyle seçime girmez. Belirli bir siyasi partinin programı ve kimliğiyle seçmenin karşısına çıkar. Dolayısıyla seçimden sonra başka bir partiye geçiş hukuken mümkün olsa bile demokratik temsil bakımından sorgulanabilir.

Burada mesele AK Parti değildir. Bugün başka bir partiden AK Parti’ye geçiş için savunduğumuz demokratik ilke, yarın AK Parti’den başka bir partiye geçişte de aynen geçerli olmalıdır. Demokratik ilkeler siyasi sonuçlara göre değişmemelidir. Türkiye’nin bireysel siyasi özgürlük ile seçmenin temsil hakkı arasındaki dengeyi yeniden tartışması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü: Seçmenin oyu, seçimden sonra başka bir siyasi iradeye taşınabilecek kişisel bir siyasi sermaye değildir.


 


 


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *