Hukuk yoksa hiçbir şey yok
Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey yalnızca yolları, köprüleri, binaları, ekonomisi ya da ordusu değildir. Bütün bunların ötesinde, insanların birbirine ve devlete duyduğu güven vardır.
O güvenin temelinde ise hukuk bulunur.
Hukuk, çoğu zaman başımıza bir iş geldiğinde hatırladığımız bir kavramdır. Haksızlığa uğradığımızda, hakkımızı alamadığımızda, bir mahkeme kararına ihtiyaç duyduğumuzda hukuku konuşuruz. Oysa hukuk yalnızca mağdur olduğumuz günlerde ihtiyaç duyduğumuz bir mekanizma değildir. Hukuk, daha hiçbir şey başımıza gelmeden hayatımızı sürdürebilmemizi sağlayan görünmez bir güvencedir.
Sabah evimizden çıktığımızda başkasının malımıza el koymayacağını, çalıştığımızda emeğimizin karşılığını alabileceğimizi, bir sözleşme yaptığımızda karşı tarafın kurallara uymak zorunda olduğunu, devlet karşısında vatandaş olarak haklarımızın bulunduğunu bilmek isteriz.
Bütün bunların arkasında hukuk vardır.
Hukuka güven neden bu kadar önemlidir?
Çünkü insan, geleceğini ancak kurallara güvenebildiği ölçüde planlayabilir.
Bir iş insanı yatırım yaparken, bir gazeteci yazı yazarken, bir işçi çalışırken, bir öğrenci sınava girerken, bir vatandaş oy kullanırken aslında aynı şeye ihtiyaç duyar: Kuralların kendisi için de başkaları için de geçerli olduğuna inanmak.
Eğer insanlar “Kurallar herkese aynı uygulanmıyor” diye düşünmeye başlarsa, mesele yalnızca birkaç davanın adaletsiz sonuçlanması değildir. Çok daha büyük bir şey yıkılmaya başlar: toplumsal güven.
Hukukun üstünlüğü tam da bu yüzden önemlidir. Hukuk, güçlü olanın istediğini yapabildiği bir düzenin karşısındaki en önemli güvencedir.
Çünkü gerçek anlamda hukuk devleti, yalnızca vatandaşın devlete uymasını istemez. Devletin de kendi koyduğu kurallara uymasını zorunlu kılar.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Hukuk varsa devlet güçlüdür ama sınırsız değildir. Vatandaş özgürdür ama başkasının hakkını ihlal edemez. İktidar vardır ama yetkilerinin sınırları vardır. Muhalefet vardır ama hakları vardır. Gazeteci eleştirebilir, yurttaş itiraz edebilir, mahkeme karar verebilir.
Ve bütün bunların üzerinde ortak bir ilke durur:
Hiç kimse hukukun üzerinde değildir.
Hukukun olmadığı yerde ise ilk kaybolan şey adalet duygusudur.
İnsanlar hakkını mahkemede aramak yerine başka yollar aramaya başladığında, toplumun dokusu bozulur. “Benim arkam sağlam olsun”, “Ben de bir tanıdık bulayım”, “Kuralı boş ver, nasıl olsa herkes böyle yapıyor” düşüncesi yayılır.
Bir süre sonra kurallara uyan insanlar kendilerini saf, kuralları çiğneyenler ise avantajlı görmeye başlar.
İşte o noktada hukuk yalnızca mahkeme salonlarında kaybedilmez.
Sokakta, işyerinde, okulda, ticarette, siyasette ve günlük hayatın her alanında kaybedilir.
Hukuka güvenin olmadığı bir toplumda insanlar geleceği öngöremez. Yatırım azalır, ekonomik ilişkiler zorlaşır, insanlar birbirine daha az güvenir. Devlete duyulan güven zayıflar. Yurttaş ile devlet arasındaki bağ giderek bir hak ve sorumluluk ilişkisi olmaktan çıkar, güç ilişkisine dönüşür.
Daha tehlikelisi ise şudur:
İnsanlar adaletin sağlanacağına inanmayı bıraktığında, adaleti kendi yöntemleriyle sağlamaya yönelebilir.
Bu, hiçbir toplumun istemeyeceği bir noktadır.
Çünkü hukuk aslında hepimizin elindeki bir şiddetsiz çözüm mekanizmasıdır.
Bir anlaşmazlığımız olduğunda birbirimize saldırmak yerine mahkemeye gideriz. Bir hakkımız ihlal edildiğinde intikam almak yerine hukuka başvururuz. Bir devlet kurumuyla sorun yaşadığımızda devletin başka kurumlarının bizi koruyabileceğini biliriz.
Hukukun değeri biraz da buradan gelir.
Hukuk, insanlara “Sorunun varsa güçlü olana ulaşmak zorunda değilsin; hakkını kurallar içerisinde arayabilirsin” der.
Bu nedenle hukuk yalnızca suç işleyenlerin korkması gereken bir şey değildir.
Tam tersine, hukuk öncelikle masum insanların güvencesidir.
Bir gün iktidarda olanların da, muhalefette olanların da; zenginin de, yoksulun da; çoğunluğun da, azınlığın da hukuka ihtiyacı vardır.
Çünkü hiçbir insan sonsuza kadar güçlü, hiçbir iktidar sonsuza kadar iktidarda, hiçbir hayat sonsuza kadar sorunsuz değildir.
Bugün başkasının hakkını koruyan hukuk, yarın bizim hakkımızı koruyabilir.
Bu yüzden hukuk konusunda asıl mesele, “Hukuk benim istediğim sonucu verdi mi?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Hukuk herkese aynı mesafede duruyor mu?
Çünkü hukuk yalnızca istediğimiz kararı verdiğinde değerli değildir. Bazen hoşumuza gitmeyen bir karar verdiğinde de ona güvenebilmemiz gerekir.
Toplumları ayakta tutan şey, herkesin her konuda aynı düşünmesi değildir. İnsanlar zaten farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı siyasi tercihlerde bulunacaktır.
Mesele, bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir zeminin bulunmasıdır.
O zemin hukuktur.
Hukuk varsa insanlar birbirlerinden farklı olabilir ama birlikte yaşayabilir.
Hukuk yoksa herkes kendi gücüne, çevresine, bağlantılarına ve imkânlarına güvenmeye başlar.
Ve o zaman toplum olmaktan uzaklaşır, birbirinin karşısında duran gruplara dönüşürüz.
Bu nedenle hukuka güven yalnızca hukukçuların, avukatların veya hâkimlerin meselesi değildir.
Hukuka güven; işçinin, işverenin, gazetecinin, öğrencinin, emeklinin, esnafın, siyasetçinin, sanatçının, velinin, çocuğun, kısacası toplumdaki herkesin meselesidir.
Çünkü hukuk çökerse yalnızca mahkeme salonları boşalmaz.
İnsanların birbirine duyduğu güven de çöker.
Ve bir toplumda yeniden bina yapmak, yeni yollar açmak, yeni fabrikalar kurmak mümkündür.
Ama insanların adalete olan inancını yeniden inşa etmek çok daha zordur.
Bu yüzden hukuku yalnızca başkasının ihtiyacıymış gibi görmemek gerekir.
Hukuk, hepimizin yarın başımıza ne geleceğini bilerek yaşayabilmesidir.
Hukuk, güçlü olduğumuzda başkasının hakkını koruyan; güçsüz olduğumuzda ise bizi koruyan ortak güvencedir.
Ve belki de hukuk hakkında söylenebilecek en basit ama en önemli cümle şudur:
Hukuka bugün başkası için sahip çıkmazsak, yarın kendi hakkımızı koruyacak bir hukuk bulamayabiliriz.