İstanbul'un kaybolan renkleri
İstanbul’un giderek kaybolan endemik bitkileri, Su Yücel’in “Şehrin Gözbebekleri” sergisiyle yeniden görünür oluyor. Sergi, kentin betonlaşan çehresi arasında sessizce eksilen doğal zenginliğine dikkat çekiyor.
“Bir çiçekle bahar olmaz” denir ama bazen tek bir çiçeğin bile kaybolması baharın o alışıldık kokusundan bir şeyler eksiltebilir.
Bazen bir çiçek kaybolduğunda sadece bahar eksilmez. Şehrin kokusu da değişir. Su Yücel’in 10 Ekim’de Galeri Diani’de açılacak “Şehrin Gözbebekleri” sergisi tam da bu kaybın peşine düşüyor.
Boğaziçi keteni, İstanbul nazendesi, Riva sığır kuyruğu, çiğdemler… İsimleri bile bugün pek çoğumuza yabancı gelen bitkiler, sanatçının tuvallerinde yeniden görünür hale geliyor.
Bitkilerin gözünden İstanbul
40 yılı aşkın sanat hayatında doğayla insan arasındaki ilişkiye defalarca bakan Yücel, bu kez yönünü İstanbul’un kırılgan doğasına çeviriyor. Betonlaşan kent dokusu içinde yaşam alanı giderek daralan bitkiler, serginin asıl kahramanları. Yücel’in daha önce “Antikalar”, “Kayıp Bahçeler”, “Ada Mada” ve “Anıt Ağaçlar” gibi sergilerle doğa ve coğrafyanın izini sürmüş olması da “Şehrin Gözbebekleri”ni tek başına duran bir proje olmaktan çıkarıyor. Bu kez envanterini tuttuğu yer İstanbul.
Serginin düşünsel arka planında John Berger, Sait Faik Abasıyanık, Can Yücel ve Ahmet Hamdi Tanpınar var. Ancak bu isimlerin arasında John Berger’in yaklaşımı serginin duygusuna özellikle yaklaşıyor. Berger, resmi yalnızca estetik bir alan değil, umudu ayakta tutabilecek bir direnme biçimi olarak da görüyor. Su Yücel’in resimlerinde de geçmişe dönüp uzun uzun iç çekmekten çok, “hâlâ burada” diyen bir ısrar hissediliyor. Belki serginin asıl gücü de burada. Kaybolanı romantikleştirmek yerine, henüz kaybolmamış olana bakmaya çağırıyor.
Sergiyle bitmeyecek
“Şehrin Gözbebekleri” yalnızca birkaç hafta sürecek bir sergi olarak planlanmıyor. Projenin ilerleyen aşamasında çalışmaların bir kitapta toplanması hedeflenirken, sergi boyunca akademisyenlerin, ekologların ve sanat eleştirmenlerinin katılacağı söyleşiler düzenlenecek. Su Yücel’in interaktif atölyeleri de programda yer alacak. Sergi, 10 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında Galeri Diani’de görülebilecek.
Gazeteye girmeyen İstanbul
Bir haber fotoğrafı seçilirken aslında biraz da tarih seçilir. Pera Müzesi’nde açılan “Cumhuriyetin Kamera Arkası”, 90 bini aşkın negatif arasından yıllarca kenarda kalan görüntülere bakıyor. Gazete sayfasına girmeyen kareler, neredeyse bir asır sonra İstanbul’u başka türlü anlatıyor.
Foto muhabiri deklanşöre bastığında ortaya tek bir fotoğraf çıkmaz. Aynı anın birkaç saniye öncesi vardır, sonrası vardır; net olanı, bulanık olanı, iyi kadrajlananı, kenarda kalanı vardır. Sonra birileri seçer ve çoğu zaman bizim tarihten hatırladığımız da seçilen, o tek kare olur.
Pera Müzesi’nde 29 Eylül’de açılan “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi tam da bu seçimin geride bıraktıklarına bakıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün 20. yılı için hazırlanan serginin küratörlüğünü İdil Çetin ve Ahmet A. Ersoy üstleniyor. Sergi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki 90 bin 52 negatiften oluşan Basın Fotoğrafları Arşivi’nden hazırlanan bir seçkiyi bir araya getiriyor.
Bir kare seçildi, gerisi sustu
1920’lerden 1950’lerin başlarına uzanan görüntüler arasında gazetede kullanılanların yanı sıra hiç yayımlanmayan, teknik olarak kusurlu bulunan ya da aynı olayın birkaç saniye öncesini ve sonrasını gösteren kareler de var. İşte serginin en ilginç yeri de burada başlıyor. Bir fotoğraf yayımlanmadığında gerçekten değersiz midir? Bugün baktığımızda cevap pek öyle görünmüyor. Negatiflerdeki dekupe, kazıma ve maskeleme izleri, bir görüntünün çekildiği andan gazete sayfasına ulaşana kadar geçirdiği yolu da açığa çıkarıyor. Yani karşımızda yalnızca eski İstanbul fotoğrafları değil, haber dediğimiz şeyin nasıl seçildiğine dair izler de var.
Atmadığı için kaldılar
Bu hikâyenin merkezindeki isimlerden biri Selahattin Giz.
Giz’in yıllarca kullanılmayan negatifleri de saklaması, bugün arşivin en kıymetli özelliklerinden biri haline gelmiş durumda. Koleksiyonda Namık Görgüç ve Selahattin Giz başta olmak üzere dönemin farklı foto muhabirlerinin çekimleri bulunuyor. O yıllarda “kullanılmaz” denilerek kenarda kalan kareler bugün mahalle aralarında oynayan çocukları, mahkeme koridorlarında bekleyenleri, çalışanları, sporcuları, yangınları ve çevresinde toplanan meraklı kalabalıkları yeniden karşımıza çıkarıyor. Gazetenin ana kadrajına girmeyen hayatlar, yıllar sonra serginin merkezine yerleşiyor. Belki arşivlerin tuhaflığı da burada. Zamanında önemsiz görülen bir görüntü, yıllar sonra dönemi anlamanın en değerli tanıklarından birine dönüşebiliyor.
“Cumhuriyetin Kamera Arkası”, 28 Mart 2027’ye kadar Pera Müzesi’nde görülebilecek.
Bir fabrikaya sığan dünya
Beykoz Kundura’da makineler çoktan sustu. Ama bir fabrikanın hikâyesi makineler durduğunda bitmiyor. “Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya”, İstanbul’un önemli endüstri miraslarından birine bu kez üretim rakamlarından değil, geride kalan izlerden bakıyor.
Bir binanın işlevini değiştirmek mümkün. Fabrikayı platoya, sahneye ya da sergi mekânına dönüştürebilirsiniz. Peki, geçmişini nereye koyarsınız?
Beykoz Kundura’nın bugünkü hali bu soruyu ister istemez akla getiriyor. Geçmişi 1800’lerin başlarına uzanan yapı, üretim yıllarının ardından 2005’te film platosuna dönüştü; 2016’dan itibaren ise İstanbul’un alternatif kültür-sanat mekânlarından biri olarak yeni bir hayat kurdu. Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi ise fabrikanın geçmişini araştırmayı ve kayıt altına almayı sürdürüyor.
Fabrika yalnızca üretmez
Bir fabrikanın hikâyesini yalnızca ne ürettiğini anlatarak yazmak kolay. Oysa bir yapı yıllarca üretim yaptıysa içinde yalnızca malzeme değil, hayat da birikir. Vardiyalar, çalışanlar, gündelik alışkanlıklar, kullanılan mekânlar ve yıllar içinde değişen üretim kültürü… “Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya” tam da bu nedenle fabrikanın mimarisinden daha fazlasına bakıyor. Yapının endüstriyel geçmişini bugünün izleyicisiyle buluştururken Beykoz’un üretim tarihine de başka bir kapı açıyor.
Ekim ayında düzenlenecek iki ayrı program bu geçmişi yeniden gündeme taşıyacak. 13 Ekim’de Spot Projects’in Sonbahar Programı kapsamında sergi gezilecek ve ardından Vardiya sanatçılarıyla bir buluşma gerçekleştirilecek. 14 Ekim’de ise Açık Kapı Mimarlık Festivali kapsamında Kundura Hafıza ekibinin anlatımıyla fabrikanın endüstriyel mirası ve mekânsal geçmişi ele alınacak.
Bugün aynı yapı içinde filmler çekiliyor, konserler veriliyor, sergiler düzenleniyor. Eski fabrika yeni bir hayat kurmuş durumda. Belki de asıl mesele, geçmişi cam fanusa kaldırmadan bugünün içine taşıyabilmek. Fabrikalar kapanabilir. İçlerinde biriken dünya ise, biri dönüp bakmaya devam ettiği sürece tamamen susmuyor.
