Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
16°
Ara

Bir ülkenin en büyük kaybı; yetişmiş insanını kaybetmesidir...

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Bir ülkenin en büyük kaybı;  yetişmiş insanını kaybetmesidir...

Değerli okurlar,

Daha önceki yazılarımda Türkiye’nin geleceğini yalnızca günlük sorunlar üzerinden değil, uzun vadeli ve yapısal reformlar üzerinden tartışmamız gerektiğini ifade etmeye çalıştım.

Afetlerden şehirleşmeye, eğitimden bilime, kurumsal yapıdan toplumsal farkındalığa kadar hangi konuyu ele alırsak alalım, karşımıza ortak bir gerçek çıkıyor:

Bir ülkenin geleceğini nihayetinde insan inşa eder.

En gelişmiş teknolojiyi satın alabilirsiniz. Modern binalar, yollar, köprüler, hastaneler ve laboratuvarlar kurabilirsiniz. Ancak bütün bunları tasarlayacak, geliştirecek, yönetecek ve bir sonraki kuşağa taşıyacak nitelikli insan kaynağınız yoksa sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak kolay değildir.

Bu nedenle Türkiye’nin üzerinde önemle durması gereken yapısal meselelerden birinin yetişmiş insan kaynağının korunması, liyakatin güçlendirilmesi ve beyin göçünün beyin dolaşımına dönüştürülmesi olduğuna inanıyorum.

Bir insan bir günde yetişmiyor 

Bir mühendis, doktor, akademisyen, öğretmen, bilim insanı veya nitelikli teknik personelin yetişmesi uzun yıllar gerektiriyor. Çocuklukta başlayan eğitim, üniversite yılları, mesleki eğitimler, yüksek lisans ve doktora çalışmaları, sahada kazanılan deneyimler, yapılan hatalar ve bunlardan çıkarılan dersler yıllar içerisinde bir bilgi birikimi meydana getiriyor. Özellikle mühendislikte bunun değerini sahada çok açık görebiliyoruz.

Bir problemi kitapta okumakla, yıllar içerisinde farklı şartlarda aynı problemle karşılaşarak çözüm üretme yeteneği kazanmak aynı şey değildir. Tecrübe yalnızca geçirilen zaman değildir. Tecrübe, zaman içerisinde biriken ve doğru karar verme kapasitesine dönüşen bilgidir. Dolayısıyla yetişmiş bir insan başka bir ülkeye gittiğinde mesele yalnızca bir kişinin Türkiye’den ayrılması değildir. Onunla birlikte yılların eğitimi, mesleki tecrübesi ve gelecekte üretebileceği katma değerin de önemli bir bölümü başka bir ekosisteme taşınmaktadır.

Neden gidiyorlar?

Beyin göçü tartışmalarında çoğu zaman insanların neden yurt dışına gittiğine odaklanıyoruz. Bu önemli bir sorudur. Ancak tek başına yeterli değildir. Bence daha önemli olan ikinci soruyu sormamız gerekiyor: Nitelikli bir insanın Türkiye’de kalmayı veya yıllar sonra Türkiye’ye dönmeyi isteyeceği bilimsel, ekonomik ve kurumsal ortamı nasıl oluşturabiliriz? Çünkü insanların başka ülkelerde eğitim görmek, çalışmak ve deneyim kazanmak istemesini tek başına olumsuz bir gelişme olarak değerlendirmemeliyiz.

Dünyanın farklı ülkelerinde çalışan bir Türk mühendisinin, bilim insanının veya akademisyenin uluslararası tecrübe kazanması ülkemiz açısından da önemli bir potansiyeldir. Sorun dünyanın dışına açılmak değildir. Asıl mesele, dünyaya açılan insanımızla Türkiye arasındaki bilgi bağının kopmasıdır.
 

Beyin göçü beyin dolaşımına dönmeli 

Bu nedenle klasik “beyin göçü” kavramının ötesine geçerek beyin dolaşımını konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de yetişen bir mühendis İngiltere’de çalışabilir. Bir akademisyen Almanya’da araştırma yapabilir. Bir doktor Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni teknolojilerle tanışabilir. Bir girişimci Hollanda’da uluslararası bir şirket kurabilir. Bunların hiçbiri Türkiye açısından otomatik olarak kayıp anlamına gelmemelidir.

Eğer doğru sistemi kurabilirsek dünyanın farklı merkezlerinde çalışan insanlarımız Türkiye’deki üniversitelerle ortak projeler gerçekleştirebilir, gençlere mentorluk yapabilir, teknoloji transferine katkı sağlayabilir, şirketlerle iş birlikleri geliştirebilir ve uluslararası araştırma ağlarını ülkemize taşıyabilir. Daha sonra şartlar oluştuğunda Türkiye’ye dönerek burada üretmeye devam edebilirler. Dolayısıyla hedefimiz insanlarımızın dünyaya açılmasını engellemek değil, dünyaya açılan insanlarımızın bilgi ve tecrübesini Türkiye’nin geleceğine bağlayan köprüler kurmak olmalıdır.

Ulusal İnsan Sermayesi ve Beyin Dolaşımı Programı

Bu noktada Türkiye için uzun vadeli bir “Ulusal İnsan Sermayesi ve Beyin Dolaşımı Programı” oluşturulmasının tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu program yalnızca yurt dışındaki bilim insanlarını Türkiye’ye geri çağıran dönemsel teşviklerden ibaret olmamalıdır.

Daha geniş bir sistem kurulmalıdır. Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde çalışan nitelikli insanlarımızın uzmanlık alanlarını, bilimsel çalışmalarını ve mesleki deneyimlerini ülkemizin ihtiyaçlarıyla buluşturabilecek gönüllülük ve veri koruma esaslı bir uzmanlık ağı oluşturulabilir. Üniversiteler, kamu kurumları, araştırma merkezleri ve özel sektör ihtiyaç duyduğu uzmanlıklarla bu ağ üzerinden iş birliği geliştirebilir. Bir bilim insanının ülkesine katkı sağlayabilmesi için mutlaka fiziksel olarak Türkiye’ye dönmesi de gerekmeyebilir. Bugünün teknolojisiyle dünyanın başka bir ülkesindeki bir uzman Türkiye’deki bir araştırma ekibine danışmanlık yapabilir, ortak bilimsel çalışma yürütebilir, genç araştırmacılara mentorluk verebilir veya teknoloji geliştirme projesine katılabilir. Böylece insan kaynağını yalnızca coğrafi olarak değil, bilgi ağı olarak değerlendiren yeni bir anlayış geliştirebiliriz.

Liyakat bu sistemin temelidir

Ancak bütün bunları konuşurken liyakat meselesini görmezden gelemeyiz. Liyakat yalnızca bir kişinin diploma sahibi olması değildir. Eğitim, mesleki yeterlilik, tecrübe, etik sorumluluk, üretkenlik ve yapılan işin gerektirdiği niteliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Ben liyakati aynı zamanda bir sistem güvenliği meselesi olarak görüyorum. Çünkü doğru insanın doğru yerde bulunmadığı bir sistemde en iyi teknoloji bile beklenen sonucu vermeyebilir.

Mühendislikte yanlış hesap nasıl yapının güvenliğini etkileyebiliyorsa, kamu yönetiminde ve kurumlarda yanlış görevlendirmeler de sistemin karar kalitesini etkileyebilir. Bu nedenle liyakat kişisel bir ayrıcalık değil, toplumun ortak yararını koruyan kurumsal bir prensip olmalıdır. Liyakat yalnızca doğru insanı doğru göreve getirmek değildir; yetişmiş insanın bilgisini ülkenin geleceğine dönüştürebileceği ortamı oluşturmaktır.

Gençler geleceği görebilmeli 

Nitelikli insan kaynağını korumak için yalnızca ekonomik imkânlardan söz etmek de yeterli değildir. İnsanlar doğal olarak emeklerinin karşılığını almak ister. Ancak bunun yanında mesleğinde ilerleyebileceğini, yaptığı işin değer gördüğünü, kendisini geliştirebileceğini ve geleceğini planlayabileceğini de görmek ister. Genç bir araştırmacı önündeki on yılı görebilmelidir. Mühendis bilgi ve tecrübesinin karşılığını alabileceğini bilmelidir. Akademisyen araştırmasını geliştirebileceği ortam bulabilmelidir.

Girişimci yenilikçi bir düşüncenin önünün açılacağını görebilmelidir. İnsan yalnızca bugünkü maaşına göre değil, yarınını nerede kurabileceğine göre de karar verir. Dolayısıyla beyin göçüyle mücadeleyi yalnızca ücret politikası olarak ele almak eksik olacaktır. Kariyer olanakları, araştırma altyapısı, çalışma kültürü, adalet duygusu, liyakat, kurumsal güven ve yaşam kalitesi birlikte değerlendirilmelidir.

Üniversite ve üretim mesafesi kısalmalı


Türkiye’nin önemli bir üniversite ve sanayi kapasitesi bulunmaktadır. Ancak geleceğin rekabetinde yalnızca üretmek yeterli olmayacaktır. Bilgi üretmek ve bilgiyi teknolojiye dönüştürmek gerekecektir. Bu nedenle üniversite, kamu ve özel sektör arasındaki bağları daha da güçlendirmeliyiz. Üniversitede üretilen bilimsel bilgi laboratuvarda kalmamalı; fabrikaya, şantiyeye, teknoloji şirketine, tarıma, enerjiye ve şehir yönetimine ulaşmalıdır. Sahada karşılaşılan problemler de üniversitelere araştırma konusu olarak geri dönmelidir. Böylece iki yönlü bir bilgi döngüsü kurulabilir: Bilim sahaya iner, sahanın problemi bilime geri döner. Bu döngü güçlendikçe genç araştırmacılar yaptıkları çalışmaların gerçek hayattaki karşılığını daha fazla görebilir.

Yurtdışına kaybetmeyelim


Türkiye’nin dünyanın birçok ülkesinde çalışan önemli bir insan kaynağı bulunmaktadır. Bu insanları yalnızca “ülkeyi terk edenler” şeklinde değerlendirmek yerine, küresel bilgi ağımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Bir ülkede yaşayan Türk bilim insanı başka bir ülkedeki Türk girişimciyle, Türkiye’deki bir üniversite ve sanayi kuruluşuyla ortak çalışma yapabilmelidir. Bu ilişkilerin kişisel bağlantılara bağlı kalmaması, kurumsal mekanizmalarla desteklenmesi önemlidir. Böylece dünyanın farklı ülkelerinde edinilen tecrübe Türkiye’ye sürekli olarak aktarılabilir. Buna “Küresel Türk Uzmanlık Ağı” diyebiliriz. Amaç insanları yalnızca geri getirmek değil, nerede yaşarlarsa yaşasınlar bilgi birikimleriyle Türkiye’yle üretken bağ kurabilecekleri bir ekosistem oluşturmak olmalıdır.

Dönüş kapısı hep açık olsun


Beyin dolaşımının ikinci ayağı ise geri dönmek isteyen insanlara uygun ortamın sağlanmasıdır. Yıllarca uluslararası şirketlerde, üniversitelerde veya araştırma merkezlerinde çalışan bir uzmanın Türkiye’ye dönmesi yalnızca bireysel kariyer kararı değildir. Beraberinde bilgi, bağlantı, çalışma kültürü ve uluslararası deneyim getirir. Bu nedenle dönüş mekanizmaları yalnızca maddi teşviklerle sınırlı kalmamalıdır. Araştırma ortamı, proje geliştirme imkânı, akademik ve mesleki hareketlilik, girişimcilik ekosistemi ve liyakate dayalı kariyer yolları birlikte düşünülmelidir. İnsanları geri çağırmadan önce, geri döndüklerinde neden kalmak isteyeceklerini düşünmeliyiz.

Doğal kaynakların miktarı sınırlıdır. Teknoloji zaman içerisinde eskir. Binalar yaşlanır. Makineler değiştirilir. Ancak bilgi üretme kapasitesine sahip toplumlar her defasında yeniden üretebilir.
Bu nedenle insan sermayesi diğer bütün yatırımların üzerinde yükseldiği temel değerlerden biridir.

Bir ülkenin yetişmiş insanına  yaptığı yatırımın sonucu birkaç yılda ortaya çıkmaz. Tıpkı afet kültüründe olduğu gibi burada da bir nesillik perspektifle düşünmek zorundayız. Bugün eğitim sisteminde yaptığımız bir iyileştirmenin gerçek etkisini yıllar sonra göreceğiz. Bugün kaybettiğimiz yeteneklerin eksikliğini de yıllar sonra daha derinden hissedebiliriz. Bu nedenle insan kaynağı politikası günlük ihtiyaçlardan bağımsız, uzun vadeli bir devlet politikası niteliğinde ele alınmalıdır.

Dünyaya açılan ülkesine bağlı nesil
Türkiye’nin hedefi gençlerini ülkede tutabilmek için onların dünyaya açılmasını sınırlandırmak olmamalıdır. Tam tersine… Gençlerimiz dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim alabilmeli. Mühendislerimiz uluslararası projelerde çalışabilmeli. Bilim insanlarımız dünyanın önemli araştırma merkezlerinde bulunabilmeli. Girişimcilerimiz küresel şirketler kurabilmeli. Ancak bütün bunları yaparken Türkiye ile bilimsel, mesleki ve toplumsal bağlarını sürdürebilecekleri bir sistem oluşturmalıyız. Çünkü çağımızda ülkelerin gücü yalnızca sınırlarının içerisinde bulunan insan sayısıyla değil, dünyanın farklı noktalarındaki insanları arasında kurabildiği bilgi ağının gücüyle de ölçülmektedir.

Türkiye'nin geleceği çok önemli 

Türkiye’nin ihtiyacı beyin göçünden korkmak değil, beyin göçünü yönetecek ve mümkün olduğunca beyin dolaşımına dönüştürecek bir vizyon geliştirmektir. Ve bunun başlangıç noktası yine aynıdır: Eğitim, bilim, liyakat, fırsat ve güven. Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca toprağının altında bulunan kaynaklarda değildir. Asıl zenginlik; üniversitelerinde yetiştirdiği, laboratuvarlarında araştıran, fabrikalarında üreten, şantiyelerinde çözüm geliştiren, hastanelerinde insan hayatına dokunan ve dünyanın farklı ülkelerinde bilgi ve tecrübe kazanan insanlarının birikimidir. Bu nedenle geleceğin Türkiye’sini inşa ederken kendimize şu soruyu sormalıyız:
Yetiştirdiğimiz insanlara yalnızca eğitim mi veriyoruz, yoksa bilgi ve yeteneklerini kendi ülkelerinin geleceğine dönüştürebilecekleri bir sistem de bırakıyor muyuz? Türkiye’nin hedefi insanlarını dünyadan koparmak değil; dünyaya açılan insanlarının bilgi ve tecrübesini yeniden Türkiye’nin geleceğine bağlayabilmek olmalıdır. Çünkü bir ülkenin en büyük kaybı yalnızca sermayesini kaybetmesi değildir. En büyük kayıplarından biri, yıllarca yetiştirdiği insanının bilgisini, tecrübesini ve geleceğe dair umudunu kaybetmesidir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *