Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
22°
Ara

Geç olmadan depremle yaşamaya alışmalıyız!

YAYINLAMA:
Geç olmadan depremle yaşamaya alışmalıyız!

Yaşanan onca acı yitip giden hayatlar yıkılan evler ve sonucunda ortaya çıkan tablo bize çok açık mesajlar vermiştir. Türkiye bir deprem ülkesi. Bu gerçeği değiştiremeyiz. Fayları ortadan kaldıramayız, depremlerin oluşmasını engelleyemeyiz. Ancak değiştirebileceğimiz çok önemli bir şey var: Deprem karşısındaki davranış biçimimiz. Ülkemizde büyük bir deprem meydana geldiğinde toplumun afetlere karşı duyarlılığı yeniden yükseliyor. Evlerimizin güvenliğini sorguluyor, toplanma alanlarını araştırıyor, deprem çantaları hazırlıyor ve çocuklarımıza ne yapmaları gerektiğini anlatıyoruz. Ancak zaman geçtikçe bu hassasiyetin günlük hayat içerisinde azalabildiğini görüyoruz. Oysa deprem bizim gündemimizden çıkabilir; Türkiye’nin jeolojik gerçeğinden çıkmaz. Bu nedenle artık yalnızca depreme hazırlanmayı değil, depremle yaşamayı öğrenmeyi konuşmamız gerekiyor. Ve bunun başlangıç noktası çocuklarımız olmalıdır.

Farkındalık Bir Günde Oluşmaz

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, afetlere karşı farkındalık ve bilinçlenme kültürü birkaç seminer, kısa süreli kampanya veya yalnızca büyük depremlerden sonra gerçekleştirilen çalışmalarla oluşturulamaz. Gerçek bir afet kültürü; yıllara yayılan sistematik eğitim, sürekli tekrar, uygulama ve toplumun sosyokültürel dokusunu dikkate alan uzun vadeli bir anlayışla gelişebilir.
Bilgi önce farkındalık oluşturur. Sürekli eğitim davranışı değiştirir. Tekrarlanan doğru davranış zamanla alışkanlığa dönüşür. Alışkanlıkların nesiller boyunca devam etmesi ise toplumun kültürünü değiştirir. Bu nedenle afet bilincini yalnızca bugünün problemi olarak görmemeliyiz. Aslında önümüzde bir nesli kapsayan toplumsal dönüşüm meselesi bulunmaktadır.

Bu Düşünce Benim İçin Yalnızca Teorik Değil

2011–2023 yılları arasında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bünyesinde Zemin ve Deprem İnceleme alanında görev yaptığım dönemde, diğer uzman mühendis arkadaşlarımla birlikte yürüttüğümüz projelerde üzerinde özellikle durduğum konulardan biri, afet farkındalığının çocukluk çağından itibaren oluşturulmasıydı. Kocaeli, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin acısını doğrudan yaşamış bir şehir. Böylesine büyük bir afet tecrübesine sahip bir kentte görev yapmak bana şunu çok açık biçimde gösterdi: Bir toplumun afet hafızasının kalıcı olması için yaşanan acıları hatırlamak tek başına yeterli değildir. O hafızanın bilgiye, eğitime ve davranış kültürüne dönüştürülmesi gerekir. Görev yaptığımız yıllarda diğer uzman mühendis arkadaşlarımla yürüttüğümüz çalışmalarda üzerinde durduğumuz yaklaşımın önemli bir boyutu; bilimin rehberliğinde teknolojik gelişmelerden yararlanmak, toplumsal farkındalığı artırmak ve afet meydana geldikten sonra müdahale etmekle yetinmeyerek proaktif bir anlayış geliştirmekti. Bu çalışmaların uluslararası düzeyde karşılık bulması ve Çin’de gerçekleştirilen Dünya Belediyeler Birliği proje yarışması kapsamında uluslararası organizasyonda 20.000 ABD doları ödüle layık görülmesi, benim mesleki hayatım açısından da önemli bir tecrübe oldu. Ancak benim için bu başarının asıl anlamı ödülün maddi karşılığı değildi.

Ortaya koyduğu düşünceydi: Bilimsel bilgi, teknoloji ve toplumsal farkındalık aynı hedef doğrultusunda bir araya getirildiğinde afet risklerinin azaltılmasında çok daha güçlü sonuçlar elde edilebilir. Bugün de aynı düşünceyi savunuyorum. Bilim bize riski anlamanın yolunu gösterir. Teknoloji onu izleme, analiz etme ve geleceğe yönelik senaryolar geliştirme kapasitemizi güçlendirir. Eğitim ise bütün bunları toplumun davranış biçimine dönüştürür. Bu üç unsur birbirinden ayrı düşünülmemelidir.

Afet Bilinci Çocuklukta Başlamalıdır

Bir toplumun afet kültürü yetişkinlik döneminde bir anda oluşturulamaz. Çocuklarımız nasıl küçük yaşlardan itibaren trafik ışığının anlamını, karşıdan karşıya nasıl geçeceğini veya yangın sırasında nasıl davranacağını öğreniyorsa, deprem gerçeğini de afetlere karşı dirençli olabilmeyide aynı doğallık içerisinde öğrenmelidir. Burada çocuklarımızı korkutmaktan söz etmiyorum. Tam tersine, bilgiyle korkuyu azaltmaktan söz ediyorum. Çocuk depremi yalnızca televizyondaki yıkılmış binalarla tanımamalıdır. Depremin doğal bir olay olduğunu, yaşadığı ülkenin bir gerçeği olduğunu ve doğru mühendislik, hazırlık ve doğru davranışlarla risklerin azaltılabileceğini öğrenmelidir. Deprem sırasında ne yapacağını, bulunduğu ortamda nasıl davranacağını, tahliye sırasında neden panik yapmaması gerektiğini ve ailesiyle iletişim kurulamadığında önceden belirlenen plana nasıl uyacağını yaşına uygun yöntemlerle öğrenmelidir. Afet eğitiminin amacı korku üretmek değil, doğru davranışı refleks hâline getirmektir.

Bilmek Yetmez, Uygulamak Gerekir

Deprem sırasında yapılması gerekenleri bir kitapta okumak ile gerçek bir deprem anında doğru davranabilmek aynı şey değildir. İnsan büyük bir korku anında uzun uzun düşünerek hareket edemez. Büyük ölçüde daha önce öğrendiği ve uyguladığı davranışlara yönelir. Bu nedenle afet eğitiminin merkezinde uygulama ve tatbikat bulunmalıdır. Okullardaki tatbikatlar yalnızca yerine getirilmesi gereken idari bir faaliyet olarak görülmemelidir. Yaş gruplarına göre düzenlenen, belirli aralıklarla tekrarlanan ve sonrasında eksikleri değerlendirilen gerçek bir eğitim sürecine dönüştürülmelidir. Çocuk yalnızca belirli hareketleri ezberlememeli; bunların neden yapıldığını da anlamalıdır. Çünkü afet anında doğru davranışın ilk kez düşünülerek bulunmasını değil, önceden kazanılmış bir davranış biçimi olmasını hedeflemeliyiz.

Çocuk Okulda Öğrenmeli, Aile Evde Uygulamalıdır

Çocuklara verilen afet eğitiminin en önemli sonuçlarından biri, öğrenilen bilginin eve taşınmasıdır.
Afet bilinci kazanan bir çocuk ailesine sorular sormaya başlar: Bizim toplanma alanımız nerede? Deprem olduğunda birbirimize ulaşamazsak nerede buluşacağız? Evimizde devrilebilecek eşyalar sabitlendi mi? Acil durum çantamız nerede? İletişim kuramazsak aile olarak nasıl hareket edeceğiz?

Bu soruların sorulmaya başlanması bile önemli bir dönüşümdür. Çünkü o noktadan sonra eğitim yalnızca bir öğrenciyi değil, bütün aileyi etkilemeye başlar. Bu nedenle okullardaki afet eğitimlerinin aile katılımıyla desteklenmesini önemli görüyorum. Her ailenin basit ve uygulanabilir bir Aile Afet Planı bulunması teşvik edilmelidir. Çocuk okulda öğrenmeli, aile evde uygulamalı, mahalle ise bunu toplumsal hazırlığa dönüştürmelidir.

Afet Eğitimi Bir Ders Değil, Yaşam Kültürü Olmalıdır

Türkiye’de afet eğitimini belirli haftalara veya özel günlere sıkıştırmamalıyız. Okul öncesinden başlayarak üniversiteye kadar devam eden ve çocuğun yaşına göre gelişen sistematik bir afet eğitimi modeli oluşturulmalıdır. Anaokulundaki bir çocuğa anlatılan deprem ile lise öğrencisine anlatılan deprem aynı olmamalıdır. Küçük yaşlarda doğru davranış ve güvenli hareket öğretilirken ilerleyen yaşlarda deprem bilimi, zemin-yapı ilişkisi, ilk yardım, afet iletişimi, gönüllülük ve toplumsal dayanışma gibi konular eklenebilir. Üniversiteye geldiğinde ise mesleği ne olursa olsun her genç yaşadığı ülkenin temel afet gerçeklerini bilen bir vatandaş olarak yetişmelidir. Böylece eğitim sistemimizin çıktılarından biri de afet bilincine sahip nesiller olur.

Çocuklarımıza Zemini ve Yapıyı da Anlatmalıyız

Afet bilincinin yalnızca deprem sırasında ne yapılacağını öğretmekten ibaret olmadığını düşünüyorum. Çocuklarımız ileride ev satın alacak veya kiralayacak. Bazıları mühendis, mimar, öğretmen, yönetici ya da karar verici olacak. Bu nedenle yaşları ilerledikçe onlara zemin ile yapı arasındaki ilişkiyi de öğretmeliyiz. Güvenli bir yapının yalnızca güzel görünen veya yeni yapılmış bina olmadığını; zemin koşullarından mühendislik tasarımına, kullanılan malzemeden uygulama ve denetime kadar birçok unsurun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini temel seviyede bilmeliler.
Böyle yetişen bir nesil ileride konut seçerken yalnızca metrekaresine, manzarasına veya mutfağına bakmayacaktır.

Şunu da soracaktır: “Bu yapı nasıl bir zeminde ve hangi mühendislik esaslarına göre inşa edildi?”
Milyonlarca vatandaş bu soruyu sormaya başladığında güvenli yapı talebi yalnızca mevzuatla değil, toplumun bilinçli talebiyle de güçlenecektir.

Mahalle de Hazırlığın Bir Parçası Olmalıdır

Okulda başlayan ve ailede devam eden afet kültürü mahalleye yayılmalıdır. Çünkü çok büyük bir depremde profesyonel ekiplerin aynı anda her sokağa ulaşamayabileceği gerçeğini kabul etmek zorundayız. İlk saatlerde insanlar birbirlerinin yanında olacaktır. Bu nedenle mahalle ölçeğinde afet gönüllülüğü, temel ilk yardım bilgisi, toplanma alanlarının bilinmesi ve yerel tatbikatlar önemlidir. Yaşlıların, engelli bireylerin ve afet sırasında yardıma ihtiyaç duyabilecek insanların desteklenmesine yönelik modeller de kişisel mahremiyet gözetilerek önceden planlanmalıdır. Dirençli toplum yalnızca yardım bekleyen toplum değil, ilk saatlerde doğru biçimde organize olabilen toplumdur.

İşyerleri de Afet Kültürünün İçinde Olmalıdır

Deprem yalnızca insanlar evlerindeyken meydana gelmeyecektir. Milyonlarca insan günün önemli bölümünü işyerlerinde geçiriyor. Bu nedenle iş sağlığı ve güvenliği sistemi içerisinde afet hazırlığı güçlü biçimde ele alınmalıdır. Bir hastanenin, fabrikanın, alışveriş merkezinin, okulun veya sanayi tesisinin afet planı aynı olamaz. Her kurum kendi tehlikelerine, çalışan sayısına, fiziksel yapısına ve operasyonel özelliklerine göre hazırlanmalıdır. Çalışan yalnızca acil çıkış kapısının yerini değil, deprem sırasında nasıl davranacağını, tahliyenin ne zaman ve nasıl gerçekleştirileceğini, toplanma noktasını ve işyerinin acil durum organizasyonunu bilmelidir. Hazırlık hayatın bulunduğu her yerde olmalıdır.

Afet Çantası Kadar Afet Bilgisine de İhtiyacımız Var

Afet hazırlığı konuşulduğunda çoğu zaman ilk akla gelen deprem çantası oluyor. Elbette temel ihtiyaçların önceden hazırlanması önemlidir. Ancak afet hazırlığını yalnızca satın alınacak malzemelere indirgemek doğru değildir. Ailesiyle iletişim planı olmayan, yaşadığı binanın çıkışlarını bilmeyen, toplanma alanını tanımayan ve deprem sırasında nasıl davranacağını öğrenmemiş bir insan için yalnızca bir çantaya sahip olmak yeterli değildir. Afet hazırlığı, satın alınan malzemeden önce kazanılan bilgidir. Afet anındaki en değerli kaynaklarımızdan biri, doğru zamanda doğru davranabilen bilinçli insandır.

Bir Nesilde Türkiye’nin Afet Kültürünü Değiştirebiliriz

Bugün beş yaşında afet bilinci kazandırdığımız bir çocuk, bundan yirmi yıl sonra yetişkin olacaktır.
Otuz yıl sonra anne veya baba olabilir. Kırk yıl sonra öğretmen, mühendis, yönetici, kamu görevlisi veya karar verici olabilir. Çocukken kazandığı afet kültürünü kendi çocuklarına ve çevresine aktaracaktır. Bu nedenle çocuklara verilen afet eğitiminin gerçek sonucunu yalnızca bugünkü tatbikatlarda aramamalıyız. Bu, 20–30 yıllık bir toplumsal dönüşüm yatırımıdır. Bir nesil boyunca kararlılıkla sürdürülen eğitim politikası Türkiye’nin afetlere bakışını değiştirebilir. Bilgi farkındalık oluşturur. Sürekli eğitim davranışı değiştirir. Doğru davranış alışkanlığa dönüşür. Ve kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlık sonunda toplum kültürü hâline gelir.

Depremle Yaşamaya Alışmak, Yıkıma Alışmak Değildir

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. “Depremle yaşamaya alışmalıyız” demek, depremin yol açabileceği can kayıplarını ve yıkımı kabullenmek anlamına gelmez. Tam tersine.
Depremle yaşamayı öğrenmek; tehlikeyi bilmek, zemini tanımak, güvenli yapılar üretmek, riskli yapıları dönüştürmek, bilim ve teknolojiden yararlanmak, çocuklarımızı eğitmek, toplumumuzu hazırlamak ve afet meydana gelmeden harekete geçmek demektir. Kabullenmemiz gereken Türkiye’nin deprem gerçeğidir; kabullenmememiz gereken ise önlenebilir kayıplardır.

Çok Geç Olmadan

Türkiye geçmişte çok büyük depremler yaşadı. Gelecekte de depremler yaşayacağız. Ne zaman olacağını bilmiyoruz. Fakat çocuklarımızı bugünden eğitmek için depremin tarihini bilmemize gerek yok. Bir sonraki büyük depremden sonra yeniden “Daha hazırlıklı olmalıydık” dememek için hazırlığa bugün başlamalıyız. Okulda çocukla, evde aileyle, mahallede komşuyla, işyerinde çalışanla, yerel yönetimlerde toplumla ve bilimin rehberliğinde teknolojinin sağladığı imkânlardan yararlanarak bütün ülkeyle… Türkiye’nin afetlere karşı gerçek direnci yalnızca betonun ve çeliğin dayanımından oluşmayacaktır. Asıl direnç; bilimin, mühendisliğin, teknolojinin ve bilinçli toplumun birlikte oluşturduğu kültürden doğacaktır. Çocuklarımıza depremden korkmayı değil, deprem gerçeğini anlamayı öğretmeliyiz. Onlara afet sonrasında yalnızca yardım beklemeyi değil, afet öncesinde hazırlanmayı öğretmeliyiz. Ve bunu birkaç yıllık bir proje olarak değil, kuşaklar boyunca devam edecek bir devlet ve toplum politikası hâline getirmeliyiz. Çünkü Türkiye için soru artık “Deprem olacak mı?” değildir. Asıl soru şudur: Deprem olduğunda nasıl bir toplum olacağız?
Bu sorunun cevabını afet günü değil, çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle bugün veriyoruz. Çok geç olmadan depremle yaşamaya alışmalıyız.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *