Siyaseti sınıflar değil kimlikler belirliyor
Türkiye’de siyaset en başından beri sınıfsal bilinçten çok kültürel kimlikler üzerinden şekillenmektedir. İnsanlar çoğu zaman ekonomik çıkarlarına, sınıfsal konumlarına ya da üretim ilişkilerindeki yerlerine göre değil; etnik, dinsel, mezhepsel ve bölgesel aidiyetlerine göre siyasal pozisyon almaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de sağ–sol ayrımı da sanıldığı kadar ideolojik/sınıfsal değildir. Daha yakından bakıldığında siyasal kamplaşmaların önemli ölçüde ülkenin etnik ve mezhepsel haritasıyla örtüştüğü görülür.
Örneğin Sünni Türk nüfus tarihsel olarak büyük ölçüde milliyetçi ve muhafazakar siyaset içinde konumlanırken; Aleviler daha çok CHP merkezli sol, sosyal demokrat ve diğer seküler siyasal çizgilere yönelmiştir. Kürtler ise sistem içinde yaşadıkları dışlanma ve temsil krizine bağlı olarak farklı dönemlerde farklı siyasal yapılara yönelmişlerdir. Bir kesim sol hareketler içinde yer alırken, bir kesim ümmetçi söyleme sahip partilere yönelmiş; günümüzde ise daha çok etnik kimliği merkeze alan siyasal yapılarda görünür olmuşlardır.
Bu durum yalnızca seçim siyasetinde değil; sendikalarda, derneklerde, barolarda, odalarda ve diğer sivil toplum örgütlerinde de açık biçimde görülmektedir. Söz gelimi sendikalar teoride sınıf temelli yapılar olarak ortaya çıksa da Türkiye’de ideolojik, mezhepsel ve kültürel aidiyetler üzerinden ayrış(tırıl)mışlardır. Dolayısıyla Türkiye’de sendikal örgütlenmede üyelik ilişkileri yalnızca emek-sermaye çelişkisiyle açıklanamaz. Aynı işyerinde benzer ekonomik koşullarda çalışan insanlar bile mezhep, etnik kimlik ya da dünya görüşlerine göre farklı sendikalarda kümelenebilmektedir.
Tüm bu örnekler bir önceki yazımda bahsettiğim Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramını bir kez daha doğrulamaktadır. Gramsci’ye göre insanlar yalnızca ekonomik çıkarlarına göre hareket etmezler. İçinde büyüdükleri kültürel dünya onların korkularını, aidiyetlerini, düşmanlarını ve “kendilerine yakın gördükleri” siyasal alanı önceden belirler. Yine bir önceki yazımda atıfta bulunduğum Pierre Bourdieu’nün habitus kavramıyla söylersek, insanlar sınıfsal konumlarını yalnızca ekonomik olarak değil; kültürel refleksler, aile hafızası, dinsel aidiyetler ve gündelik alışkanlıklar üzerinden yaşarlar.
Bu yüzden Türkiye’de yoksul bir Sünni Türk işçi ile yoksul bir Alevi işçi ya da Kürt işçi aynı sınıfsal çıkarlara sahip olmalarına rağmen çoğu zaman aynı siyasal hatta buluş(a)maz. Çünkü onları birbirinden ayıran şey yalnızca ekonomi değil; tarihsel hafıza, kültürel kodlar ve kimliksel aidiyetlerdir.
1970’lerin sağ–sol kutuplaşmasına bakıldığında da benzer bir tablo görülür. Dışarıdan bakıldığında tamamen ideolojik görünen bu kamplaşma, gerçekte büyük ölçüde ülkenin etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla örtüşmektedir. Sistem içinde kendisini dışlanmış hisseden Aleviler, Kürtler ve diğer bazı topluluklar daha çok sol hareketler içinde yer almışken; devletle, merkezle ve Sünni-Türk kimliğiyle daha uyumlu hisseden kesimler sağ siyasete yönelmişti.
1990’lara gelindiğinde kimlik temelli siyasal anlayış varlığını korumaya devam etti. Ancak bu süreçte bazı gruplar ve bölgeler açısından ciddi siyasal dönüşümler de yaşandı. Ne var ki bu dönüşümler, yine büyük ölçüde kimlik eksenli dinamikler üzerinden şekillendi. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Kürt siyasal hareketinin yükselişi, bu dönüşümde önemli bir rol oynamış ve bu süreçte sağ-sol kutuplaşmasına dayanan eski siyasal harita da önemli ölçüde değişmiştir.
Bunu Artvin ve Kars illeri özelinde net olarak görmek mümkündür. Soğuk Savaş döneminde Sovyet sınırında bulunan bu kentlerde Gürcü ve Azeri toplulukların bir kısmı, Sovyet etkisinin de yarattığı atmosfer içinde sol hareketlere daha yakın durmaktaydı. Çünkü her iki etnik grubun da duygusal bağ kurduğu Sovyetler Birliğine bağlı Gürcistan ve Azerbaycan gibi “soydaş” devletler vardı. Ancak Sovyetler dağıldıktan sonra aynı toplulukların önemli bir kesimi giderek muhafazakar ve milliyetçi siyasete yöneldi. Bugün hem Artvin’de (Gürcülerde) hem de Kars’ta (Azerilerde) sağ siyaset geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir toplumsal karşılık bulmaktadır.
Benzer bir dönüşümü Aleviler arasında da görüyoruz. Özellikle Kürt kimliğinin siyasette daha görünür hale gelmesiyle birlikte Türk kimliğini daha merkezde tutan bazı Alevi grupların milliyetçi siyasetle daha yakın ilişki kurmaya başladığına şahit oluyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de siyasal davranışı yalnızca sağ–sol ya da emek–sermaye ekseniyle açıklamak çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.
Öte yandan bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü de değildir. Dünyanın birçok yerinde (belki de tamamında) sınıf siyasetinin yerini kültürel aidiyetler ve kimlikler almıştır (belki de hep öyleydi). Söz gelimi Katolik toplulukların daha sosyal devletçi, dayanışmacı ve sol eğilimli siyasetlere; Protestan Anglo-Sakson dünyanın ise daha bireyci, liberal ve muhafazakar siyasal kültürlere yakın olduğu sıkça tartışılmıştır. Latin Amerika’daki solcu toplumsal hareketlerle Protestan Kuzey Amerika sağcı siyasal kültürü arasındaki fark bu açıdan oldukça dikkat çekicidir.
Benzer biçimde Balkanlar’da etnisite, Orta Doğu’da din ve mezhep aidiyetleri, Avrupa’da göçmen karşıtlığı üzerinden yükselen milliyetçilik ve ABD’de beyaz evangelist kimliği, siyasal tercihlerde çoğu zaman sınıfsal çıkarların önüne geçen başlıca kimlik eksenleri olarak işlev görmektedir.
Buraya kadar ele aldığım tarihsel ve güncel örnekler, insanların çoğu zaman sınıfsal çıkarlarından ziyade kimliksel güvenlik arayışlarıyla hareket ettiklerini göstermektedir. Çünkü siyaset yalnızca ekonomik vaatler üzerinden değil, aynı zamanda “bizden olanlar” ile “bizden olmayanlar” arasındaki duygusal ve sembolik ayrımlar üzerinden de işler. Özetle insanlar, siyasal pozisyonlarını çoğu zaman ekonomik olarak ne olduklarına göre değil, kültürel olarak kim olduklarına göre belirlemektedir.