Küresel ısınma ve Türkiye...
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde doğa ile kurduğu ilişki bugün olduğu kadar kritik bir noktaya ulaşmamıştır. Sanayi Devrimi ile hızlanan üretim, fosil yakıt tüketimi, kontrolsüz kentleşme ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı; küresel ısınma ve iklim değişikliğini yalnızca çevresel bir sorun olmaktan çıkarmış, ekonomik, sosyal ve ulusal güvenliği doğrudan etkileyen küresel bir mesele hâline getirmiştir. Bugün dünyanın birçok bölgesinde daha uzun kuraklık dönemleri, ani sel ve taşkınlar, büyük orman yangınları, aşırı sıcak hava dalgaları, hortumlar, dolu fırtınaları, deniz seviyesindeki yükselmeler ve tarımsal üretimde yaşanan kayıplar, iklim değişikliğinin etkilerini açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye için küresel ısınma gerçeği
Türkiye de bu sürecin dışında değildir. Akdeniz Havzası’nda yer alan ülkemiz, iklim değişikliğinin etkilerini en yoğun hissedecek coğrafyalardan biri olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda yayımlanan iklim senaryoları, Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarda daha sıcak, daha kurak ve aşırı hava olaylarının daha sık yaşandığı bir iklim yapısıyla karşı karşıya kalabileceğine işaret etmektedir. Bu tablo; su kaynaklarının azalması, tarımsal verimliliğin düşmesi, orman yangınlarının artması, ani sel ve taşkın risklerinin büyümesi bakımından ülkemizin uzun vadeli planlama yapmasını zorunlu kılmaktadır.
İnceleme ve gözlem zorunluluğu
Yaptığım araştırmalar, teknik incelemeler, saha gözlemleri ve farklı ülkelerde edindiğim gözlemler; iklim değişikliğinin artık yalnızca çevresel bir mesele olmadığını, ekonomik kalkınmayı, su kaynaklarını, gıda güvenliğini, şehir planlamasını, enerji politikalarını ve milli güvenliği doğrudan etkileyen küresel bir gerçek hâline geldiğini açıkça göstermektedir. Doğal afetlerin kendisini engellemek mümkün olmayabilir; ancak bilimsel planlama, güçlü kurumlar ve doğru mühendislik uygulamalarıyla afetlerin neden olduğu can ve mal kayıplarını büyük ölçüde azaltmak mümkündür. Artık iklim değişikliğini yalnızca çevre politikalarının konusu olarak görmek yeterli değildir. Bu konu; şehir planlamasından tarıma, su yönetiminden enerji politikalarına, halk sağlığından milli güvenliğe kadar devletin tüm stratejik planlamalarının merkezinde yer almalıdır. Önümüzdeki yıllarda ülkeler arasındaki en önemli rekabet alanlarından biri su olacaktır. Bu nedenle yer altı ve yer üstü su kaynaklarımız bilimsel yöntemlerle korunmalı, havza bazlı su yönetimi güçlendirilmeli, yağmur suyu hasadı yaygınlaştırılmalı, arıtılmış suların yeniden kullanımı artırılmalı ve modern sulama sistemleri desteklenmelidir. Tarımsal üretimde su verimliliği esas alınmalı, değişen iklim koşullarına uygun ürün desenleri geliştirilmeli ve gıda arz güvenliği uzun vadeli bir devlet politikası olarak ele alınmalıdır.
Şehirlerin iklim değişikliğine entegrasyonu
Şehirlerimizi de iklim değişikliğine uyumlu hâle getirmek zorundayız. Geçirgen zemin uygulamaları, kent ormanları, yeşil koridorlar, yağmur suyu toplama sistemleri, kişi başına düşen yeşil alan miktarının artırılması ve iklim dostu ulaşım sistemleri artık şehir planlamasının vazgeçilmez unsurları olmalıdır. Deprem kuşağında bulunan Türkiye’de iklim değişikliği ile doğal afet riskleri birlikte değerlendirilmelidir. Deprem, sel, taşkın, heyelan, orman yangınları, kuraklık, aşırı hava olayları ve olası tsunami riskleri birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunların tamamı ortak bir afet risk yönetimi anlayışıyla ele alınmalıdır. İklim değişikliğinin etkileriyle mücadele edebilmek için bilimsel veriye dayalı, kurumlar arasında koordinasyonu esas alan ve uzun vadeli planlamayı önceleyen bir yönetim anlayışına ihtiyaç bulunmaktadır. Şehir planlamasından altyapı yatırımlarına, su yönetiminden tarım politikalarına kadar tüm karar süreçleri; güncel veriler, teknolojik imkânlar ve disiplinler arası bilimsel çalışmalar ışığında yürütülmelidir. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında şehirlerimizi yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, en az 100 yıllık bir vizyonla planlamalıyız. Yatay mimari anlayışı, güçlü altyapılar, geniş yeşil alanlar, sosyal donatılar, afet toplanma alanları ve bilimsel verilere dayalı yerleşim planları geleceğin şehirlerinin temelini oluşturmalıdır.
Yenilenebilir enerji yatırmları
Son yıllarda Türkiye de iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği uygulamaları, Sıfır Atık Projesi ve 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi gibi önemli adımlar atmaktadır. Bu çalışmaların kararlılıkla sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, iklim değişikliğinin oluşturduğu risklerin büyüklüğü dikkate alındığında; su yönetimi, tarımsal üretim, şehir planlaması, doğal afetlere hazırlık ve kritik altyapıların iklim değişikliğine uyumu gibi alanlarda daha kapsamlı, bilim temelli ve uzun vadeli politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. İklim değişikliğiyle mücadele yalnızca devlet politikalarıyla başarıya ulaşamaz. Üniversiteler, kamu kurumları, yerel yönetimler, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve her bir vatandaş bu sürecin doğal paydaşıdır. Enerji ve suyun verimli kullanılması, geri dönüşüm kültürünün yaygınlaştırılması, doğal kaynakların bilinçli tüketilmesi ve çevre bilincinin küçük yaşlardan itibaren toplumun her kesimine kazandırılması, geleceğimiz açısından büyük önem taşımaktadır.
Sonuç; Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında iklim değişikliğini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil; su güvenliği, gıda güvenliği, enerji güvenliği, halk sağlığı, şehir planlaması, ekonomik kalkınma ve milli güvenlik perspektifiyle ele almak zorundayız. İnanıyorum ki sahip olduğumuz mühendislik birikimi, yetişmiş insan kaynağı, akademik kapasite ve güçlü devlet geleneğiyle Türkiye, yalnızca iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlayan bir ülke değil; bu alanda bölgesine yön veren bilimsel çözümler geliştiren ülkelerden biri olabilir. Bunun yolu; bilimi rehber edinmekten, teknolojiyi etkin kullanmaktan, kurumlar arası koordinasyonu güçlendirmekten ve uzun vadeli planlama anlayışını devlet politikalarının temel unsuru hâline getirmekten geçmektedir. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında hedefimiz; iklim değişikliğinin etkilerine karşı hazırlıklı, doğal kaynaklarını koruyan, afetlere dirençli, sürdürülebilir kalkınmayı esas alan ve gelecek nesillere yaşanabilir bir Türkiye bırakmak olmalıdır. Çünkü geleceğin güçlü ülkeleri; krizlere en hızlı müdahale edenler değil, riskleri önceden öngören, bilimsel bilgi üreten, mühendislik çözümleri geliştiren ve sürdürülebilir kalkınmayı başarabilen ülkelerdir.