Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
8°
Ara

İlk kadın mimarların izinde

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
İlk kadın mimarların izinde

Mimarlık tarihi çoğu zaman erkek isimlerle anlatılıyor değil mi? Oysa bu ülkenin mimarlık hikâyesi, sessiz ama güçlü bir başka hikâyeyi de barındırıyor: Kadınların hikâyesini…

Türkiye’de mimarlık eğitimi kadınlara Cumhuriyet’in erken yıllarında açıldığında, bu alana adım atan ilk kadınlar yalnızca bir meslek seçmiyorlardı. Aynı zamanda bir sınırı da aştılar. 1934 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan Leman Cevat Tomsu ve Münevver Belen Gözeler, Türkiye’nin ilk kadın mimarları olarak tarihe geçti. O yıllarda mimarlık neredeyse tamamen erkeklerin egemen olduğu bir alandı. Buna rağmen bu iki genç kadın, yalnızca diploma almakla kalmadı, kamusal yapılar, halkevleri ve çeşitli projelerle mimarlık üretimine katkı sundu.

Bugün onların hikayesine baktığımızda aslında mimarlığın yalnızca yapı üretmek olmadığını görüyoruz. Bu hikâye aynı zamanda cesaretin, direncin ve görünür olma mücadelesinin de hikâyesi…

Mimarlık okullarında kadın öğrenci sayısı giderek artıyor. Fakat iş hayatına baktığımızda yönetici pozisyonlarında ya da proje liderliklerinde hâlâ erkek egemen bir tablo görüyoruz. Kadın mimarlar çoğu zaman hem mesleki yetkinliklerini kanıtlamak hem de varlıklarını meşrulaştırmak zorunda kalıyorlar.

Mimarlık mesleği romantize edilen bir alan gibi görünse de mesleğin içinden bakanlar bilir ki mimarlık çoğu zaman uzun çalışma saatleri, yoğun rekabet, düşük ücretler ve yüksek sorumluluk demektir. Bu zorlukların üzerine bir de kadın olmanın getirdiği görünmez yükler eklenir. Şantiyede ciddiye alınmamak, “Bu iş ağır, kadın yapamaz” bakışları…

Bu yüzden 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir. Bir hatırlatma günüdür.

Çünkü kadın emeğinin değeri çoğu zaman ancak yokluğunda fark edilir. Ve ne yazık ki Türkiye’de kadınların değeri çoğu zaman çok daha acı bir şekilde hatırlanıyor: kadın cinayetleriyle… 2026’nın ilk aylarında Türkiye’de en az elliye yakın kadın cinayeti kayıtlara geçti. Her biri bir insanın hayatıydı, belki bir çocuğu yetiştiren anneydi; ama aynı zamanda bu toplumun kaybettiği bir potansiyeldi.

Ve bir kadın öldürüldüğünde yalnızca bir hayat değil, bir ihtimal de yok oluyor. Bir mimar, bir mühendis, bir öğretmen, bir sanatçı olma ihtimali…

Her yeni haber, toplumun vicdanında açılan yeni bir boşluk gibi. Sanki içimizde devasa bir boşluk açılmış da biz o boşluğa basmadan yürümeye çalışıyor gibiyiz. Alışmamalıyız. Çünkü en büyük çöküş, adaletsizliğe alıştığımız gün başlar.

Bugün mimarlık ofislerinde, üniversitelerde, şantiyelerde çalışan binlerce kadın mimar var. Kimi gece yarısına kadar proje yetiştiriyor. Kimi sabahın erken saatinde şantiyeye gidiyor. Kimi akademide yeni nesil mimarlar yetiştiriyor.

Bugün bir mimar olarak dönüp baktığımda Leman Tomsu’nun ve Münevver Belen’in hikâyesini yalnızca bir tarih bilgisi olarak değil, bir sorumluluk olarak görüyorum. Onlar bize kapıyı araladı. Biz o kapıdan geçtik, geçiyoruz... Şimdi o kapının kapanmaması için mücadele etmemiz ve sahip çıkmamız gerekiyor.

8 Mart’ta hatırlamamız gereken şey basit ama hayati:
Kadınlar ölmesin.
Kadınlar yaşasın, üretsin. 

Çünkü bu kadının doğasında var…

Münevver Belen Gözeler

 

 

 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *