Yolculuğun son vagonu
Bazı kapılar vardır…
İnsan o kapıdan içeri girerken sesi de kalbi de kendiliğinden yavaşlar.
Bir bakım evinin kapısından içeri adım attığınızda tam olarak böyle hissedersiniz.
Dışarıdaki hayatın telaşı kapının dışında kalır. İçeride ise başka bir zaman akmaktadır; daha sakin, daha ağır ve biraz da daha derin.
Bu tür yerlere giderken önce yetkililerden randevu almak gerekir. Oradaki insanların ihtiyaçlarını öğrenmek gerekir. Sonra da “çorbada benim de tuzum olsun” düşüncesiyle, çam sakızı çoban armağanı küçük hediyelerle yola çıkılır.
Ama insan oraya vardığında anlar ki götürdüğü şey aslında hediyeler değildir.
Biraz ilgi…
Biraz zaman…
Biraz da hatırlanmanın sıcaklığıdır.
Koridorlarda yürürken fark ediyorsunuz; bu duvarların arasında yıllar birikmiş.
Anılar, sevinçler, kırgınlıklar…
Dinlenme alanında bir araya gelen kadınların her birinin hikâyesi birbirinden farklıydı. Farklı şehirler, farklı hayatlar, farklı mücadeleler…
Ama günün sonunda hepsi aynı çatı altında yaşamayı öğrenmişti.
Sanki umutlarına ilmek ilmek huzur örüyorlardı.
Sohbet ilerledikçe konu konuyu açtı.
Kimi siyasetten bahsetti.
Kimi çocuklarından…
Kimi gençliğini anlatırken gözleri uzaklara daldı.
Bazıları dolu dolu yaşadıkları hayatı anlatırken gülümsüyordu.
Bazıları ise üzüntülerini, hastalıklarını ve yollarının nasıl olup da buraya çıktığını anlatıyordu.
Ve sonunda şu cümle geliyordu çoğunun ağzından:
“Artık son durağımız burası…”
O an onları garip bir duygu ile dinlediğimi fark ettim.
Yüzümde bir gülümseme vardı ama içimde bir burukluk…
O gülümsemenin içimdeki o hüzne yenilmemesi için farkında olmadan epey çaba sarf ettiğimi hissettim.
Çünkü insan hayat yolculuğunda nereye gideceğini hayal ederken, gerçeklerle yüzleşmenin sessizliğiyle karşılaşınca tuhaf bir duyguya kapılıyor.
Bir zamanlar onlar da bizim gibi hayatı yöneten insanlardı.
Bir evin annesi…
Bir ailenin direği…
Birilerinin kahramanı…
Şimdi ise hayatın başka bir durağında, daha sakin bir ritimde yaşamayı öğreniyorlar.
Hediyelerimizi uzattığımızda gözlerindeki mahcupluk dikkat çekiyordu.
“Ne gerek vardı…” diyen o nazik sesler…
Ama hemen ardından gelen o cümle aslında her şeyi anlatıyordu:
“En güzel hediye ziyaret…”
İşte o an insan anlıyor…
Bazen bir insanın ihtiyacı pahalı hediyeler değildir.
Sadece hatırlanmak ister.
Bir kapının çalınması…
Bir “nasılsınız” sorusu…
Birlikte içilen bir bardak çay…
Bunlar bazen bir günün değil, bir kalbin aydınlanmasına yetebilir.
Orası yalnız kalanların yalnızlıklarını sarmaladığı bir huzur yuvası.
Gitmek gerekir.
Ziyaret etmek gerekir.
Başka hayatlara dokunmanın o enfes tadını yaşamak gerekir.
Çünkü insan böyle yerlerden dönerken sadece bir ziyaret yapmış olmaz.
Kendini de sorgular.
Elindekileri fark eder.
Şükredeceği nefesleri hatırlar.
Ve çıkarken insanın aklına tek bir düşünce yerleşir:
Hayat gerçekten uzun bir yolculuk…
Kimimiz ön vagonlarda koşarak ilerliyoruz, kimimiz orta vagonlarda manzaraya bakıyoruz.
Ama bir gün hepimiz o trenin sonuna doğru yürümeye başlıyoruz.
Ve belki de en çok o zaman anlıyoruz;
Bir insanın hayatında en kıymetli şeyin
gideceği yer değil,
yol boyunca kalbine dokunan insanlar olduğunu.
Çünkü yolculuğun son vagonuna gelindiğinde
insanın yanında bavullar değil…
Hatırlayan insanlar kalıyor.