Kurt, boğa ve absürt komedi
Geçtiğimiz günlerde Pedro Sanchez’in İran savaşıyla ilgili ve daha önce de İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarını eleştiren açıklamaları Türkiye’de geniş bir kesimde sempatiyle karşılandı. Sanchez ve İspanya hakkında sosyal medyada dolaşan paylaşımlara bakınca kendimi adeta absürt bir politik komedi izliyormuş gibi hissettim. Türk milliyetçiliğinin simgesi olan kurt ile İspanyol kültürünün sembolü boğa animasyonlarda sarmaş dolaş olmuş, Pedro Sanchez ise neredeyse İslam dünyasının lideri ilan edilmişti. Bu paylaşımları görünce hem gülüyorum hem şaşırıyorum; aynı zamanda siyasal hafızanın bir yönüyle ne kadar seçici, diğer yönüyle ne kadar tutarsız olabildiğini bir kez daha fark ediyorum.
İşin ironik tarafı ise, bu paylaşımları yapan milliyetçi ve muhafazakar çevrelerin önemli bir kısmının Sanchez’in gerçekte kim olduğunu ve nasıl bir siyasal çizgiyi temsil ettiğini büyük ihtimalle bilmiyor olmasıdır.
Pedro Sanchez, Avrupa’daki klasik sosyal demokrat geleneğin temsilcilerinden biri olan İspanya Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) lideridir. Yani Avrupa solunun köklü partilerinden birinin genel başkanı. Bu parti göçmen haklarını savunur, güçlü bir sosyal devlet modelini destekler, feminist politikaları açıkça sahiplenir, LGBT haklarını savunur ve laikliği siyasetin temel ilkelerinden biri olarak görür. Partinin genel başkanı Sanchez’in ateist olduğu, bu nedenle başbakan olarak göreve başlarken İncil ve haç üzerinden gerçekleştirilen geleneksel Katolik yemin ritüelini yapmayı reddettiği de biliniyor. Kendisi İspanya tarihinde Katolik yemin ritüelini gerçekleştirmeden başbakan olan ilk ve tek siyasetçidir. Kısacası Sanchez’in temsil ettiği ideolojik hat, Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakar çevrelerin yıllardır en sert şekilde eleştirdiği, karşı durduğu ve mücadele ettiği siyasal çizginin İspanya’daki karşılığıdır.
Sanchez Türkiye’de siyaset yapsaydı muhtemelen aynı çevreler tarafından “küreselci”, “Batıcı”, “marjinal” ve hatta “vatan haini” ilan edilirdi. Ama aynı kişi İspanya’da başbakansa ve uluslararası meselelerde hoşumuza giden birkaç cümle kurduysa kimliği ve politik çizgisi gibi detaylar önemini yitirerek bir anda gönüllerin sultanı oluveriyor.
Siyasetin bazen çok iyi bir mizah kaynağı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ne var ki mizahi yönünün yanında ne kadar pragmatik ve tutarsız olabildiği de ortada. Zaten mizahi tarafı tam da buradan, yani pragmatizm ile tutarsızlığın iç içe geçtiği o tuhaf alandan besleniyor. İşin içinde pragmatizm varsa tutarsızlık da kaçınılmaz olarak ona eşlik ediyor ve sonuçta ortaya çoğu zaman absürt bir politik komedi çıkıyor.
Sanchez özelinde gördüğümüz bu absürt tablo aslında tekil bir örnek değil. Benzer bir çelişkiyi Avrupa’da yaşayan göçmen Türklerin siyasal tercihlerinde de görmek mümkün. Avrupa’daki Türk göçmenlerin önemli bir kısmı yaşadıkları ülkelerde sosyal demokrat ya da sosyalist partilere oy veriyor. Bu tercih son derece insanidir ve dolayısıyla anlaşılabilir bir durumdur. Zira Avrupa’daki solcu partiler göçmen haklarını savunur, ayrımcılıkla mücadele eder, sosyal yardımları artırır ve göçmenlerin kamusal hayata katılımını destekler. Yani göçmenler için güvenli bir siyasal alan sunarlar.
Fakat aynı kitle Türkiye’deki seçimlerde oy kullandığında tablo çoğu zaman tersine döner. Avrupa’da sol partilere oy veren birçok seçmen Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakar partilere yönelir. Bu durum, eminim pek çok kişiye —itiraf etmeliyim, olguya akademik açıdan yaklaşan bana da— ilk bakışta büyük bir çelişki gibi görünür. Oysa gerçekte oldukça tanıdık bir davranış biçimidir. Çünkü siyasal tercihlerin önemli bir kısmı ideolojik tutarlılıktan çok bireyin bulunduğu konum ve kimlik üzerinden şekillenir.
Avrupa’da göçmen olan biri için temel mesele haklarını korumaktır. Bu nedenle daha kapsayıcı politikalar sunan partilere yönelmek son derece rasyoneldir. Ancak aynı kişi Türkiye söz konusu olduğunda artık azınlık değil çoğunluğun parçasıdır. Bu noktada empati geri plana çekilir ve siyasal tercihler egemen kimlik duygusu üzerinden şekillenmeye başlar. Kısacası insanlar çoğu zaman ideolojilere değil, bulundukları yere, içinde yaşadıkları koşullara ve çıkar dengelerine göre oy verir. Bu da pragmatizmin tutarsız ve ironik yönünü görünür kılar.
Pedro Sanchez’e yönelik romantik sempati de biraz böyle bir durumun yansıması. Bu noktada Sanchez’in dünya görüşü ya bilinmez ya da geri plana atılır. Önemli olan uluslararası tartışmalarda o an aldığı pozisyondur. Böylece kişi ideolojisinden soyutlanır ve kısa süreliğine sempatik bir figüre dönüşür. Siyasetin ironisi/tutarsızlığı da tam olarak burada başlar. Aynı ideoloji kendi ülkenizde sert biçimde eleştirilirken, uzaktaki biri tarafından dile getirildiğinde alkışlanabiliyor. Bence kitle psikolojisi söz konusu olduğunda siyasetin en istikrarlı yanı tam da bu tutarsızlığıdır.