İmparatorluk hoşgörüsü
Türkiye’de Osmanlıcılık söz konusu olduğunda, en sık kullanılan argümanlardan biri “Osmanlı hoşgörüsü”dür. Bu hoşgörü öylesine yüceltilir ki, sanki devlet ya da imparatorluk düzeyinde farklı dinlere ve halklara müsamaha göstermeyi Osmanlılar icat etmiş gibi yaygın bir kanı oluşmuştur. Tam da bu anlayış nedeniyle Osmanlı’dan ayrılan halkların durumu yeterince anlaşılamaz ve mesele çoğu zaman “bizi arkadan hançerlediler” söylemi etrafında dolaşan bir öfke ve kırgınlık diliyle anlatılır.
Oysa Osmanlı’ya özgüymüş gibi sunulan bu “hoşgörü”, tarihsel olarak bir imparatorluk refleksidir. İmparatorluklar, en eski çağlardan itibaren, ele geçirdikleri topraklardaki halklar boyun eğdikleri ve vergilerini ödedikleri sürece onlara müsamaha göstermiştir. Aksi halde imparatorluk olarak var olmaları mümkün ol(a)mazdı. Zira sadece baskı ve zor yoluyla farklı kültür ve kimliklere sahip toplumları yönetemezsiniz.
Çoktanrılı imparatorluklar hoşgörü diye adlandırılan bu pragmatizmi bir adım daha ileri taşımışlardı. Tarihte pek çok siyasal yapı, yönettiği halkların tanrı ve tanrıçalarından bazılarını kendi panteonuna dahil ederek egemenliğini yalnızca askeri ya da idari değil, kozmik bir düzleme de yerleştirmiştir. Söz gelimi Roma İmparatorluğu’nun Frigya kökenli Kybele’yi (Magna Mater) ve Mısır kökenli Isis’i resmi kültler arasına alması, yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda Akdeniz dünyasını siyasal düzeyde birleştirmeye yönelik bir hamledir. Aynı şekilde Urartu Devleti de ele geçirdiği bölgelerdeki kimi yerel kutsalları kendi tanrı listesiyle ilişkilendirerek siyasal egemenliğini dinsel bir uyuma dönüştürmüştür.
Elbette tüm bunlar modern anlamda bir inanç özgürlüğü jesti değildir, yönetme sanatının bir parçasıdır. Tanrıları içeri almak, halkları içeride tutmanın etkili bir yoludur. İmparatorluk aklı bazı durumlarda fethettiği toprakların kutsallarını yok etmez, onları yeniden adlandırarak konumlandırır ve kendi kozmolojisine ekler. Böylece siyasal hakimiyet, ilahi düzenle uyumluymuş gibi görünür.
Benzer biçimde, tarihsel hafızada acımasız ve katliamcı olarak anılan Moğollar bile kurdukları imparatorlukta egemenliği altındaki onlarca farklı dine ve dile geniş bir hoşgörü alanı tanımıştır. Moğol İmparatorluğu, savaşlarda son derece acımasız olsa da egemenliği altına aldığı coğrafyalarda dini çoğulculuğa dikkat çekici bir serbestlik tanımıştır. Budistler, Müslümanlar, Nasturi Hristiyanlar ve Taoistler aynı siyasi çatı altında varlıklarını sürdürebilmiş, dahası ruhban sınıfları çoğu zaman vergiden muaf tutulmuş ve kendi ibadet düzenlerini korumalarına izin verilmiştir.
Büyük Britanya İmparatorluğu da yalnızca askeri gücü sayesinde değil, yerel elitlerle kurduğu ilişkiler, hukuki ve kültürel esneklikler ve bu anlamda sergilediği “hoşgörü” sayesinde “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olabilmiştir. Bu hoşgörü, imparatorluğun bir lütfu değil kendi sürekliliğini sağlama çabasının ürünüdür. Yukarıya koyduğum fotoğrafa biraz daha dikkatle baktığımızda, kırmızı üniformalı ve ayı postu şapkalı muhafızların arasında bir askerin türban taktığını ve sakallı olduğunu görebilirsiniz. Bu ayrıntı bir tesadüf ya da fotomontaj değil. Söz konusu asker, Sih (Sikh) inancına mensup bir Britanya vatandaşıdır. Yani Britanya’nın sembolik olarak en katı, en törensel ve en standartlaştırılmış askeri birimlerinden biri olan kraliyet muhafız alayında bile dini semboller için bir esneklik alanı açılmış durumda.
İşte Britanya’nın pragmatik hoşgörüsü bu fotoğrafta görünür hale geliyor. Çoğu orduda muhafız birlikleri bireysel farklılıkların silindiği, kolektif kimliğin mutlaklaştırıldığı ve üniforma disiplininin en katı biçimde uygulandığı birimlerdir. Oysa bu fotoğraf, imparatorluğun kalbinde dahi farklı bir inanca ait sembollerin görünür biçimde yer alabildiğini gösteriyor. Bu durum, romantik bir çoğulculuk idealinden ziyade, imparatorluğun tarihsel tecrübesinden süzülmüş bir yönetim aklının sonucudur. Türbanın muhafız üniformasıyla yan yana durabilmesi, bu yönetim mantığının güncel bir tezahürüdür.
İmparatorluklar genellikle farklılıkları ortadan kaldırarak ya da bastırarak değil, düzenleyerek ve sınıflandırarak yönetir. Hoşgörü dediğimiz şey çoğu zaman bu düzenleme kapasitesinin adıdır. Asıl mesele, bu düzenlemenin kimlere ne tür imkanlar sunduğu ve hangi sınırlar içinde işlediğidir. Söz konusu hoşgörü ortadan kalkıp yerini çıplak baskı aldığında, farklı kimliklere sahip toplulukları uzun süre yönetmek ve bir arada tutmak mümkün olmaz(dı). Eninde sonunda çatlaklar derinleşir ve o devlet ya da imparatorluk dağılmaya mahkum olur(du).
Osmanlı’da da halklara, özellikle gayrimüslim cemaatlere tanınan alan, modern anlamda bir yurttaşlık eşitliği değildi. Osmanlı millet sistemi farklılıkları tanıyan ama hiyerarşik bir düzen içinde konumlandıran bir siyasal organizasyondu. Millet sistemi, bir yandan cemaatlere kendi hukuklarını uygulama imkanı verirken öte yandan onları Müslüman çoğunluğun (millet-i hakime) üst(ün) konumunu teyit eden bir çerçeveye yerleştiriyordu. Bu nedenle Osmanlı hoşgörüsünü anakronik biçimde bugünün modern eşitlik anlayışıyla bir tutmak ya da onu kutsal bir erdem anlatısına dönüştürmeye çalışmak imparatorluk siyasetinin pragmatik doğasını göz ardı etmek anlamına gelir.
Dolayısıyla mesele, Osmanlı’nın hoşgörülü olup olmadığı değil, bu hoşgörünün ne olduğu ve ne olmadığıdır. Onu tarihsel ve siyasal bağlamından koparıp ahlaki bir efsaneye dönüştürmek, geçmişi anlamaktan çok bugünün siyasal ve ideolojik ihtiyaçlarına uygun bir mit üretmek anlamına gelir. Zira imparatorlukların “hoşgörüsü”, eşitlikçi bir değerler sisteminden değil, toplumları yönetme aklından beslenir.