Gençliğimiz nereye gidiyor?
Bir okul koridorunda akan kan, aslında sadece bir insanın değil, bir toplumun vicdanını yaralar. Çekmeköy’de bir lise öğrencisinin öğretmenini bıçaklayarak ölümüne sebep olduğu haberi düştü ekranlara. Bir sınıfın kapısı kapandı o gün. Bir öğretmenin hayatı yarım kaldı. Ama asıl soru şu: Biz nerede kırıldık?
Biz çocukken bir karıncaya basınca içimiz burkulurdu. Yanlışlıkla bir cam kırdığımızda günlerce huzursuz olurduk. Öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmak bir zorunluluk değil, bir iç disiplin meselesiydi. Çünkü öğretmen sadece ders anlatan biri değildi; bir rehberdi, bir emekti, bir saygı makamıydı.
Şimdi soruyorum: Bir öğrenci, eline bıçak alacak kadar hangi duyguyla büyür? Hangi öfke, hangi yalnızlık, hangi boşluk onu o noktaya getirir? Daha da önemlisi, biz o öfkeyi ne zaman görmezden gelmeye başladık?
Bugün okulların önünden geçiyorum. Çocuklar daha lise çağında; ellerinde sigara, kulaklarında kulaklık, gözlerinde tarifsiz bir sertlik. Kız erkek fark etmiyor. Küfür sıradan, saygı istisna olmuş gibi. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor.
Kolay olanı seçip “Yeni nesil böyle” demek mi? Yoksa aynaya bakmak mı? Çünkü bu çocuklar gökten inmedi. Onları biz büyüttük. Evlerimizde, ekranlarımızın karşısında, koşuşturmalarımızın arasında, belki de yeterince bakmadan büyüttük.
Dijital çağın hızına yetişmeye çalışırken, çocuklarımızın ruhunu ıskaladık mı? Ekranlar büyüdükçe sohbetler küçüldü mü? Aynı evde yaşayıp birbirimize yabancı mı olduk? Çocuklarımızın öfkesini, kaygısını, kırgınlığını fark etmek yerine sadece notlarını mı sorduk?
Bir gencin çantasında kitap yerine bıçak taşıması tesadüf değildir. Bu bir çöküşün işaretidir. Bu, bir yerde bir şeylerin eksik kaldığının göstergesidir. Eğitim sadece matematik, fizik, edebiyat değildir. Eğitim; empatiyi, merhameti, sınırı, sabrı öğretmektir. Eğer bir genç, karşısındaki insanın canının kıymetini düşünmeden hareket edebiliyorsa, orada bir değer kaybı vardır.
Öğretmenler artık sadece ders anlatmıyor; aynı zamanda artan şiddet, saygısızlık ve umursamazlıkla da mücadele ediyor. Bir öğretmenin can güvenliğinin tartışıldığı bir yerde hangi başarıdan söz edebiliriz? Bir sınıfa girerken tedirgin olan bir öğretmenle nasıl sağlıklı bir gelecek kurabiliriz?
Bu mesele yalnızca bir okulun meselesi değil. Bu mesele bir aile meselesi. Bu mesele bir toplum meselesi. Çocuklarımızı neyle besliyoruz? Sürekli öfke üreten bir gündemle mi? Şiddeti sıradanlaştıran içeriklerle mi? Başarıyı sadece kazanmak olarak tanımlayan bir anlayışla mı?
Belki de en acı soru şu: Biz çocuklarımıza gerçekten zaman ayırıyor muyuz? Onları dinliyor muyuz? Yoksa sadece yönlendiriyor, eleştiriyor, kıyaslıyor muyuz? Sürekli bir performans beklentisi içinde büyüyen bir genç, en sonunda patlamaz mı?
Bir öğretmenin hayatını kaybettiği bu olay, sadece bir adli vaka değildir. Bu, bir alarmdır. Bu, “Durun ve bakın” diyen bir çığlıktır. Vicdanlarımızı sızlatması gereken tam da budur. Çünkü bugün susarsak, yarın daha ağır bir bedel öderiz.
Gençliğimiz kötü değil. Gençliğimiz yalnız. Gençliğimiz öfkeli. Ve belki de en çok, anlaşılmaya muhtaç.
Şimdi birbirimizi suçlamayı bırakıp şu soruyu sormalıyız:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Saygının yeniden değer gördüğü, öğretmenin güvenle ders anlattığı, çocukların öfke değil umut taşıdığı bir ülke mi?
Cevap zor değil. Ama bedeli, hepimizin sorumluluk alması.