Gölgedeki devrimin sessiz mimarı
Tarihin sayfalarını karıştırırken, bazı figürler spot ışıklarının altında parlar, bazıları ise arka planda sessizce temelleri atar. İsmet İnönü, işte o ikinci türden bir lider: Atatürk’ün “Tek Adam”ı yanında “İkinci Adam” olarak anılan, ama kendi başına bir devrimci. Şevket Süreyya Aydemir’in başyapıtı İkinci Adam kitabında, İnönü’nün hayatı bir biyografiden öte, Türkiye’nin yakın tarihinin bir panoraması olarak çiziliyor. Aydemir, üç ciltlik bu eserde İnönü’yü, 1884 doğumlu bir subaydan cumhurbaşkanlığına uzanan yolculuğunda, hem kahraman hem de eleştirel bir gözle ele alıyor. Bugün, 2026’da, İnönü’nün mirasını yeniden düşünmek için bu kitaba başvurmak, bize sadece geçmişi değil, bugünün karmaşasını da aydınlatıyor.
Aydemir’in birinci cildinde, İnönü’nün kökenleri ve yükselişi detaylıca anlatılıyor: Malatyalı bir ailenin çocuğu olarak doğan İsmet, Harbiye’den mezun olup Osmanlı ordusunda hızla yükseliyor. Kitapta vurgulandığı üzere, İnönü’nün askeri dehası, Kurtuluş Savaşı’nda doruğa çıkıyor – özellikle İnönü Savaşları’ndaki zaferler, ona “İnönü” soyadını kazandırıyor. Aydemir, burada İnönü’yü “Atatürk’ün sağ kolu” olarak betimliyor; ama bu betimleme sıradan bir yancılık değil. İnönü, Lozan Antlaşması’nda diplomatik bir zafer kazanarak, yeni cumhuriyetin sınırlarını çiziyor. Aydemir’in satırlarında, İnönü’nün pragmatizmi ön plana çıkıyor: “O, devrimin ateşini söndürmeden, onu kurumlaştırmanın ustasıydı.” Bu bakış, İnönü’yü romantik bir kahramandan ziyade, gerçekçi bir devlet adamı olarak konumlandırıyor – ki bu, günümüz Türkiye’sinde eksikliğini hissettiğimiz bir nitelik.
İkinci ciltte, 1938-1950 arası döneme odaklanan Aydemir, İnönü’nün cumhurbaşkanlığını ele alıyor. Atatürk’ün ölümü sonrası “Milli Şef” unvanıyla ülkeyi yöneten İnönü, II. Dünya Savaşı’nın fırtınasında Türkiye’yi tarafsız tutmayı başarıyor. Kitapta, bu dönem “İnönü’nün yalnızlığı” olarak tasvir ediliyor; savaşın yıkımından uzak kalmak için aldığı kararlar, içerde eleştirilere yol açsa da, Aydemir’e göre bu, İnönü’nün vizyonerliğinin kanıtı. Bugün, küresel çatışmaların ortasında kalan ülkemizi düşününce, İnönü’nün bu dengeli yaklaşımı daha da anlam kazanıyor. Aydemir, İnönü’yü eleştirirken bile adil: Ekonomik sıkıntılar ve tek parti dönemi baskıları kitabın sayfalarında yer alıyor, ama bunlar İnönü’yü bir diktatör olarak değil, geçiş döneminin zorunlu lideri olarak gösteriyor.
Üçüncü cilt ise İnönü’nün 1950 sonrası hayatını kapsıyor – Demokrat Parti’nin zaferi sonrası muhalefete düşüşü, 1961 darbesi ve son yılları. Aydemir, burada İnönü’yü “demokrasinin koruyucusu” olarak yüceltiyor; zira İnönü, çok partili sisteme geçişte öncü rol oynuyor. Kitabın en çarpıcı kısımlarından biri, İnönü’nün 1960’lı yıllardaki muhalefet yıllarında, gençlere ve değişime açık tutumu. Aydemir’in ifadesiyle, “İkinci Adam, birinci olmaktansa, devrimin sürekliliğini tercih etti.” Bu, bana göre, İnönü’nün benzersizliğini tanımlıyor: Ego yerine devlet, ideoloji yerine istikrar.
Peki, neden bugün İnönü’yü hatırlamak? Çünkü İkinci Adam bize gösteriyor ki, İnönü sadece bir lider değil, bir köprüydü. Osmanlı’dan cumhuriyete, savaştan barışa. Günümüzün kutuplaşmış siyasetinde, onun uzlaşmacı ruhu bir ders niteliğinde. Aydemir’in eseri, İnönü’yü idealize etmeden, kusurlarıyla anlatıyor; bu da kitabı zamansız kılıyor. Eğer tarih bir ayna ise, İnönü o aynada hâlâ bize bakıyor: Sessiz, kararlı ve vazgeçmez.
Belki de İnönü’nün en büyük mirası, gölgede kalmayı bilmekti. Aydemir’in kelimeleriyle bitireyim: “O, devrimin ikinci adamıydı, ama onsuz devrim yarım kalırdı.”