Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
10°
Ara

Kurulu sistemin yeni yüzü

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Kurulu sistemin yeni yüzü

Zaman zaman değerli dostum Sezai Sami ile yaptığım sohbet ve yazılarını paylaşmaktayım. Bugün de değer verdiğim dostum Akın Öztürk’ün bir yazısını paylaşıyorum.

Kurulu sistem her dönem çarkının dönmesi için farklı uygulama yaparak devam ettirmekte. Bu yüzyılın başından itibaren evde/kısa çalışma biçimi covit-19 yani pandemi ile birlikte kalıcı olmaya başladı. İşte tamda bu konuda güncel bir konuya parmak basmakta Akın Öztürk, “Karanlık Fabrikalar – Parikarya Yeni Sömürü Biçimleri”.

“Karanlık fabrikalar yalnızca makinelerin insanın yerini almasını anlatmıyor.

Aynı zamanda işsizliğin ve güvencesizliğin geçici bir sorun olmaktan çıkıp, kalıcı bir hayat haline gelmesini de tarif ediyor.

Bugün işsizlik artık “bir süreliğine yaşanan” bir durum değil; kapitalizmin olağan işleyiş biçimi.

Sanayi kapitalizmi döneminde işsizler, yedek sanayi ordusu olarak görülürdü.

Ekonomi büyüdüğünde çağrılan, daraldığında ise kenara çekilen geçici bir emek havuzu.

Bugün ise tablo değişti.

Bu insanlar artık yeniden üretime çağrılmayı bekleyen yedek işçi değil; sistemin dışında tutulan ama ondan kopamayan geniş bir alanın parçası.

Parikarya tam da burada karşımıza çıkıyor.

Parikarya sadece güvencesiz çalışanlar demek değil.

Ne bütünüyle işçi sınıfının içinde yer alıyorlar, ne de klasik anlamda “işsiz” sayılıyorlar.

Geçici işler, platform emeği, çağrı üzerine çalışma, kuryelik, evden parça başı üretim, freelance adı altında sürdürülen belirsizlik…

Bütün bu emek biçimlerini birleştiren ortak nokta şu:

Süreklilik yok; ama geçim, zaman ve yaşam bütünüyle bu düzene bağlı.

Parikarya emeğini satıyor; ama emeğinin karşılığını alıp alamayacağından asla emin değil.

Çalışıyor; ama yarın yine çalışıp çalışmayacağını bilmiyor.

Üretiyor; ama ortaya çıkan değerin en küçük parçası bile ona ait değil.

Bu belirsizlik bir kazadan ibaret değil.

Bilerek üretilmiş, bilinçli bir yönetme biçimi.

Güvencesizlik sadece ekonomik bir sorun da değil.

Aynı zamanda güçlü bir siyasal baskı aracına dönüşüyor.
Sürekli işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir emekçi, kolay kolay örgütlenemez, itiraz edemez, sesini yükseltemez.

Sessizlik burada zorla değil, kaygı yoluyla kuruluyor.

Bu yüzden parikarya yalnızca bir çalışma biçimi değil; başlı başına bir disiplin rejimi.

Karanlık fabrikalar bu rejimin maddi zeminini oluşturuyor.

“İşçisiz üretim” iddiası bir yandan makineleri yüceltirken, öte yandan milyonlarca insanı üretimin dışına itiyor.

Ama bu insanlar tamamen kenara çekilmiyor; düşük ücretli, geçici ve sürekli rekabete açık işlere mahkûm ediliyor.

Makine çalışıyor, insan bekliyor.

Ama bu pasif bir bekleyiş değil;

Her an hazır olmayı, tetikte durmayı, güvencesizlikle yaşamayı dayatan bir bekleyiş.

Bu yeni durum, işçi sınıfının kolektif kimliğini de aşındırıyor.

Parikarya bireysel bir hayata sıkışıyor.

Herkes kendi puanını, kendi performansını, kendi ayakta kalma hesabını yapmak zorunda kalıyor.

Yanındaki emekçiyle değil, onun yerine geçmeye hazır binlercesiyle rekabet ediyor.

Dayanışmanın yerini kıyaslama, bireycileşme;

Ortak bilincin yerini kişisel hayatta kalma refleksleri alıyor.

Ama burada durursak resmi eksik okumuş oluruz.

Parikarya aynı zamanda kapitalizmin en kırılgan, en çelişkili alanını da oluşturuyor.

Çünkü sistemin dışında tutuldukça yabancılaşıyor; ama ona bağımlı kaldıkça bu yabancılaşma, içten içe biriken bir gerilime dönüşüyor.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan parçalı, yerel ve henüz dağınık direnişlerin önemli bir bölümü tam da bu güvencesiz alanlardan filizleniyor.

Bunlar henüz tam anlamıyla sınıf bilinci olmayabilir.

Ama sınıf bilincinin ham maddesi burada birikiyor.

Asıl soru artık şu:

Parçalanmış, güvencesiz ve sessizleştirilmiş bu emek, yeniden kolektif bir özne haline gelebilecek mi?

Karanlık fabrikalar emeği görünmez kılarak yönetiyor.

Parikarya ise bu görünmezliğin insan yüzü.

Ve her görünmezlik düzeni gibi, en zayıf noktasını da tam burada taşıyor.”( Akın Öztürk -  29 Ocak 2026)

Birde bu çürümüşlüğün içinde Epstein (ve ortakları) gibi bir grup sapığın kişisel marifeti olarak değil kurulu sistemin tepeden tırnağa kokuşmuş pisliği görünmekte. Seçilmiş ve atanmış ya da paramla her şey yaparım diyen kibirli, şımarık, bencil kişiler onun kapalı kapılar, gizli odalar, konak ve adalarında rezillik yaparken toplum karşısında saygınlık timsali olarak gösteren bu sistem değil de kim?

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *