Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
3°
Ara

Afet betonla değil insanla aşılır

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Afet betonla değil insanla aşılır

6 Şubat depremlerinin üçüncü yılına girerken, bu tarih yalnızca geçmişte kalmış bir yıkımı hatırlatmakla kalmıyor; Türkiye toplumunun afeti nasıl anlamlandırdığına ve afetle nasıl bir ilişki kurduğuna dair yaklaşımları da açık eden toplumsal bir eşik olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle gelinen noktada deprem, ne yalnızca geçmişte kalmış bir felaket ne de tamamlanmış bir iyileşme süreci olarak okunabilir.

Her büyük afet sonrası olduğu gibi, 6 Şubat depremlerinin ardından da yaşanan yıkım büyük ölçüde sayılar üzerinden anlatıldı. Yıkılan bina sayıları, inşa edilecek konutlar, kurulan konteynerler ve kaldırılan enkaz miktarı… Elbette bunlar önemliydi, ancak yeterli değildi. Çünkü deprem yalnızca fiziksel yapıları değil, toplumsal ilişkileri, gündelik pratikleri, kolektif hafızayı ve aidiyet duygusunu da tahrip etti. Dolayısıyla ortaya çıkan yıkım, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sosyo-kültüreldi.

Türkiye’de afet yönetimi neredeyse bütünüyle bir mühendislik meselesi olarak ele alınıyor. Her deprem sonrası beton dayanımı, zemin etüdü, kat sayısı konuşuluyor. Şüphesiz bunlar çok önemli konular. Ancak insan sadece temel dürtüleriyle hareket eden salt biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda ilişkiler, ritimler, semboller ve anlam dünyaları içinde yaşayan kültürel bir varlıktır. Kültür çöktüğünde, beton ne kadar sağlam olursa olsun hayat toparlanmaz.

Depremden yaklaşık dört ay sonra Hatay’da yaptığım alan araştırmasında “Evler yapılacak, peki Hatay eskisi gibi olacak mı?” en sık duyduğum soruydu. Bu soru barınmaya dair değildi. İnsanlar, bildikleri hayatın hala mümkün olup olamayacağını anlamaya çalışıyordu. Çünkü Hatay sıradan bir şehir değildir. Farklı inançların, cemaatlerin, aile (b)ağlarının ve gündelik temasların yüzyıllar içinde kurduğu son derece hassas bir toplumsal dengedir. Deprem tam da bu dengeyi paramparça etti. Aileler dağıldı, bazı cemaatler fiilen ortadan kalktı. İnsanlar hayatta kalmak için birbirlerine tutunmaya çalışırken, belirsizlik duygusu kaygıyı büyüttü. Fiziksel yıkım kısa sürede görünür hale geldi fakat toplumsal çözülme daha sessiz, daha derinden ilerledi.

Yardımlar ulaştığında bile sorun bitmedi, çünkü yardım meselesi de tıpkı enkaz kaldırma gibi teknik ve idari bir iş olarak ele alındı. Oysa yardımın nasıl dağıtıldığı, kimin erişebildiği ve kimin dışarıda bırakıldığı gibi meseleler yeni eşitsizlikler yarattı. Toplumsal statüsü gereği sıraya giremeyenler, yardım almayı onur kırıcı bulanlar ya da görünmez kalanlar sistemin dışında bırakıldı. Bunlar mühendisliğin ve yöneticilerin hesaplayamayacağı ama toplumsal huzuru doğrudan etkileyen kırılma noktalarıydı.

Bununla birlikte, gündelik ritimlerin, yüz yıllara dayanan toplumsal ilişkilerin ve ortak ritüellerin çözülmesiyle kolektif hafızayı taşıyan aidiyet biçimleri de ağır hasar aldı. Bunlar zarar gördüğünde insanlar yalnızca evsiz kalmaz, yönsüz de kalır. Bu yön kaybı, travmayı derinleştirir, güvensizlik duygusunu artırır ve toplumsal çatışma riskini büyütür.

Hatay’da depremden sonra yeni mitler, yeni anlatılar ve yeni korkular doğdu. Kimileri felaketi ilahi bir ceza olarak yorumladı, kimileri kutsal mekanların koruyuculuğuna sığındı. Etnik ve dinsel kimlikler daha da içlerine kapandı. Bu, afet sonrası toplumlarda son derece tanıdık bir refleks. Ancak doğru yönetilmediğinde bu refleksler hızla toplumsal gerilime dönüşür.

İşte sosyal bilimlere, özellikle de antropolojiye ihtiyaç tam olarak burada önem kazanmaktadır, çünkü afet sonrası süreçte bina yapmak kadar süregelen yaşamı, ilişkileri ve aidiyet duygusunu yeniden kurmak da hayati önemdedir. Antropoloji “kaç bina yapılmalı?” sorusunun ötesine geçerek, hasar almış kültürel dünyanın nasıl yeniden kurulabileceğini insanların felaketten önceki yaşam pratikleri, ilişki ağları ve mekânsal aidiyetleri üzerinden anlamaya çalışır. İnsanlar felaketten önce nasıl yaşıyordu? Kim kiminle, nerede, hangi ilişki ağları içinde hayat kuruyordu? Mahalle, akrabalık, cemaat ve gündelik temaslar nasıl işliyordu? Yeni kurulacak yerleşimler bu ilişkileri onaracak mı, yoksa tamamen dağıtacak mı? İnsanlar kendilerini nerede güvende ve ev(in)de hissediyor? Bu sorular, afet sonrası yeniden inşa sürecinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir mesele olduğunu hatırlatır.

Bu sorular sorulmadığında sadece içine girilen ama yaşam kurulamayan konutlar, ruhsuz afet siteleri ve kimliğini bulamamış mahalleler çoğalır. Huzursuzluk ise kaçınılmaz biçimde derinleşir. Türkiye’de afet sonrası yapılan pek çok konutun/yerleşimin zamanla terk edilmesinin nedeni tam olarak budur. Buradaki temel sorun betonun kalitesinde değil, yaşamın toplumsal ve kültürel kurgusunun sistematik biçimde ihmal edilmesindedir.

Sosyal bilimler hızlı çözüm üretmez gibi görünür. Mühendislik ya da sağlık bilimleri gibi somut ve doğrudan ekonomik getiri de sağlamaz. Bu nedenle çoğu zaman “işe yaramaz” ilan edilir. Oysa sosyal bilimler kısa vadeli maddi kazançlar üretmekten ziyade, parayla ölçülemeyen kolektif bir yarar üretir. Zira yanlış yatırımlara ve kaynak israfına yol açabilecek hatalı çözümleri daha en başında görünür kılarken, uzun vadede de hem toplumsal hem de ekonomik açıdan en pahalı hataların önüne geçer. Afetin yalnızca ekonomik maliyetini değil, toplumsal bedelini de hesaba katar.

Eğer afetleri yalnızca teknik bir sorun olarak görmeye devam edersek, her büyük yıkımın ardından aynı soruyu sormaya devam ederiz: “Evler yapıldı ama insanlar neden hala mutsuz?” Çünkü mesele yalnızca betonun sağlamlığı değil, hayatın gerçekten yeniden kurulup kurulamadığıdır. Afet mühendislikle yönetilebilir ancak asıl toparlanma insanı, toplumsal ilişkileri ve kültürel sürekliliği merkeze alan bir bakışla mümkündür. Sosyal bilimlerin ısrarla hatırlattığı şey de tam olarak budur.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *