Dans eden yoksulluk ve ideolojik avuntular
İdeolojiler insanlar tarafından üretilir. En basit tanımıyla, dünyayı açıklama ve dönüştürme iddiası taşıyan fikirler bütünüdür. Kimi yalnızca kendi etnisitesinin ya da ulusunun mutluluğunu vaat eder, kimi kendi dininin ya da mezhebinin hakikatini merkeze alır, kimi ise tüm insanlığın eşitlik ve refah içinde yaşayacağı bir gelecek tasavvuru sunar.
Teoride bu vaatler son derece çekicidir. Çünkü umut verir, heyecan yaratır ve tam da bu nedenle hemen hepsi fedakârlık talep eder. Ancak iş pratiğe geldiğinde, ideolojilerin büyük bir kısmı vaat ettiklerinin çok uzağında bir tablo ortaya koyar.
Küba örneğine bakalım. Muazzam bir başkaldırı ve destansı bir direnişin sonunda kurulan bir ülkedir Küba. Devrim, Fidel Castro ve Che Guevara gibi karizmatik figürler yarattı ve küresel ölçekte bir mitoloji üretti. Peki gelinen noktada bu mitoloji, Küba halkını gerçekten mutlu edebiliyor mu?
Küba için sıkça tekrarlanan bir klişe vardır: “Halk yoksul ama mutlu.” Her yerde müzik vardır, insanlar dans eder, sokaklar renklidir. Bu görüntü, özellikle dışarıdan bakanlar için adeta ideolojik bir vitrin işlevi görür. Peki Kübalıları dans ettiren şey gerçekten Küba sosyalizminin yarattığı mutluluk ve gündelik hayata sirayet eden neşe midir?
Tabii ki hayır. Küba, Karayipler’in genelinde olduğu gibi, farklı etnik kökenlerden gelen ve önemli ölçüde Afrika kökenli kölelerin torunlarından oluşan bir demografiye sahiptir. Bu toplumlarda müzik ve dans, basit bir eğlence aracı olmanın çok ötesindedir. Dans ve müzik, çoğu zaman bir hayatta kalma stratejisi, duygusal bir boşalma alanı, kimi zaman da sessiz bir başkaldırı biçimi olarak işlev görür. Afrika kökenliler kölelik koşulları altında yaşarken de şarkı söylüyor, dans ediyorlardı. O günlere gidebilseydik, “Köleler ne kadar da mutlu, bakın dans ediyorlar” mı diyecektik?
Dans, yoksulluğun ürettiği bir mutluluk hali ya da onun masum bir ifadesi değildir. Yoksulluğun ve baskının doğurduğu umutsuzluğa katlanabilmenin bir yoludur. Köleci bir kültürel mirastan gelen toplumlar için dans, adaletsizliğin ve baskının ağırlığını bir anlığına unutturan estetik bir kaçış alanı işlevi görür. Bu nedenle Küba örneğinde de dans, neşenin değil, çaresizliğin estetikleşmiş halidir. Kübalılar kölelik döneminde de dans ediyorlardı, Batista’nın askeri diktatörlüğü altında da dans ettiler ve ne yazık ki devrimden sonra da dans etmeye devam ediyorlar. Buradaki “yazıklanma” elbette dansa değil, dans ederek katlanmak zorunda bırakılan hayata yöneliktir.
Marx’ın din için kullandığı ve çoğu zaman kaba bir biçimde çarpıtılan “afyon” metaforunu bugüne taşıdığımızda, kimi yerde dinin yerini dansın aldığını söyleyebiliriz. Bu anlamda dans, yoksulların mutluluğunun değil; yoksulluğa tahammülün, baskıyla baş etmenin ve acıyı geçici olarak “uyuşturmanın” kültürel biçimidir. Kısacası, dans yoksulların afyonudur.
Tam da bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir ki sosyalist ideolojinin en büyük düşmanı yalnızca ABD gibi emperyalist ülkeler değildir. Aynı zamanda sosyalist olduğunu iddia eden mevcut rejimlerin kendisi de bu ideolojiye önemli ölçüde zarar vermektedir. Çünkü bu örneklere baktıklarında insanların çoğu şöyle düşünüyor: “Kim böyle bir ülkede/rejimde yaşamak ister? Yoksul olacaksın ama dans edeceksin! Vaat edilen hayat gerçekten bu mu?”
Öte yandan son yıllarda Küba dünyanın dört bir yanından gelen solcular için adeta ideolojik bir turizm destinasyonu hâline gelmiş durumda. Kültür, sağlık ve inanç turizmi gibi bilindik turizm çeşitlerinden sonra ideoloji turizmi de piyasaya girmiş görünüyor. Türkiye’den de pek çok turist Küba’ya gidiyor; devrim afişlerinin önünde fotoğraflar çektiriyor, Che posterleriyle poz veriyor ve sol romantizmini yeniden üretiyor. Ancak ortada tuhaf bir çelişki var, Küba vatandaşlarının büyük bir kısmı turist olarak ülke dışına çıkamıyor. Bunun nedeni çoğu zaman doğrudan siyasal baskı değil, yoksulluk. Küba’yı ziyaret eden solcu turistler ülkelerine döndüklerinde ise yukarıda bahsettiğim müzik-dans-mutluluk üçlemesinden oluşan klişeyi tekrarlıyorlar. Peki, kendi ülkenizde iktidarları yoksulluk ürettikleri ya da yoksulluğa çare bulamadıkları için eleştirirken, Küba’daki yoksulluğu “dans ediyorlar” diyerek romantize etmek nasıl bir politik tutarlılıktır? Yoksulluk bir yerde eleştiri ve mücadele konusu edilirken, başka bir yerde ideolojik aidiyet nedeniyle estetik bir manzaraya dönüştürülüyorsa, burada ciddi bir düşünsel çarpıklık yok mu?
Bu noktada savunma refleksi neredeyse otomatik olarak devreye giriyor. Aynı cümleler, aynı gerekçeler art arda sıralanıyor: “Ambargo var! Ama eğitim ücretsiz, sağlık ücretsiz, barınma ücretsiz…” Ha evet bir de dans ediyorlar o da ücretsiz. Sanki ücretsiz hizmetler ve ritmik bedenler yoksulluğu görünmez, baskıyı da katlanılabilir kılmaya yetiyormuş gibi. Öte yanda tüm bu hizmetlerin ücretsiz olması, nitelikli olduğu anlamına gelir mi?
Aynı argümanları bir zamanlar Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya için de duymuştuk. Eğitim, sağlık, barınma ücretsizdi. Hatta petrol gelirlerinden halka maaş bağlanıyordu. Şimdi sırf bu nedenle eski Libya yönetimini övecek miyiz? Otoriterliği, baskıyı, ifade özgürlüğünün yokluğunu görmezden mi geleceğiz?
Rejimler kendi başarısızlıklarını çoğu zaman dış düşmanlarla açıklama eğilimindedir. Elbette Küba’da ABD’nin insanlık dışı ambargosu ekonomiyi ve hayatı olumsuz etkilemektedir. Ama her şeyi dış müdahaleye bağlamak, içeride üretilen yoksulluğu, verimsizliği ve özgürlük eksikliğini meşru ve mazur gösterebilir mi? Küba rejimi, bu tabloyu değiştirmek yerine neden sürekli gerekçelendirmeyi tercih ediyor? Daha da önemlisi Küba halkı ne zamana kadar bu yoksulluk ve yoksunlukla yaşamaya devam edecek?
İnsanlar ideolojilerin soyut doğruluk iddialarıyla değil, bu ideolojilerin gündelik hayatta ürettiği pratiklerle ikna edilir. Dolayısıyla ideolojik olarak “doğru” kabul edilen ancak yoksulluk ve yoksunluk üreten ya da bunlara çözüm bulamayan rejimlerin meşruiyeti kaçınılmaz olarak sorgulanır.
Toplumu kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan ideolojiler, gelinen noktada toplumun ideolojiyi ayakta tutmak zorunda kaldığı yapılara/yüklere dönüşmüş durumda. Oysa sosyalizmin mümkünü, insanlardan sürekli fedakârlık bekleyen ve bedel ödeten anlayışlar yerine; olumsuz sosyalist deneyimleri eleştirebilen, kendini yenileyebilen, yoksulluğa çözüm üretebilen ve insan onuruna yakışır bir yaşamı hedefleyen etik bir tutarlılıkla birlikte düşünülebilir.