Diktatör mü anti-emperyalist mi? Maduro ve zihinlerimizdeki ikilikler
Aslında bu haftaki yazımda “Felsefe neden Antik Yunan’da ortaya çıktı?” sorusu üzerinde duracağımı söylemiştim. Ne var ki bazen gündem, teorik soruları bir kenara bırakıp bizi gerçekliğin sert ve dolaysız haliyle yüzleşmeye zorlar. Böyle anlarda, yaşananlar yalnızca siyasal bir olay olarak değil, düşünme alışkanlıklarımızı açığa çıkaran bir turnusol kağıdı gibi işlev görür. Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu askeri bir operasyonla kaçırması da tam olarak böyle bir örnekti. Ben bu olayı yalnızca emperyalizmin sıradan bir dış politika hamlesi olarak değil, düşünme biçimlerimizi açık eden örnek bir olay olarak görüyorum. Nitekim yaşananlar, kamuoyunda derhal iki karşıt cephe oluşturdu. Bir kesim bunu emperyalist müdahalenin yeni bir örneği olarak değerlendirip ABD’yi haydut devlet ilan ederken, diğer kesim ise uyuşturucu kaçakçılığıyla anılan, otoriter bir liderin sonunda adaletle yüzleştiğini savundu.
Fakat asıl dikkat çekici olan, yine ikili bir pozisyon alma zorunluluğunun ortaya çıkmasıydı. Ya Maduro’nun yanında yer alacaksınız, ya da ABD’nin. Sanki arada bir yer, başka bir bakış açısı mümkün değilmiş gibi.
Bu tür olaylara dair düşünme biçimimiz çoğu zaman otomatik olarak “ya siyah ya beyaz” kurgusu üzerinden şekilleniyor. Karmaşık gerçeklikleri iki uç noktaya indiriyor, olayları mutlaka bir tarafın tamamen haklı, diğerinin tamamen haksız olduğu biçiminde yorumluyoruz. Bu zihinsel alışkanlık, anlamayı kolaylaştırıyor gibi görünse de çoğu zaman bizi gerçeğin bütününü görme fırsatından mahrum bırakıyor.
Tamam; Amerika haydut, emperyalist, saldırgan… Bunlar zaten cepte. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu yüze bakılmadığında, Maduro ve benzerlerinin bu tabloda oynadığı rol bir anda görünmez hale geliyor. Sırf “düşmanımın düşmanı” olarak görüldükleri için otoriter figürler aklanıp neredeyse halk kahramanına dönüştürülürken, ne yazık ki ideolojik aidiyet eleştirel aklın önüne geçiyor.
Geleneksel olarak ülkedeki sol hareketler, ABD’nin emperyalist politikaları üzerinden görece tutarlı bir ABD karşıtlığı üretirken, sağ siyasetin tavrı daha akışkan ve konjonktüreldir. Sağ, doğrudan ve ilkesel bir ABD karşıtlığı kurmak yerine çoğu zaman sessiz bir uyum hattında ilerler. İtiraz ancak ABD politikaları milli ya da dini hassasiyetlerle açık biçimde çeliştiğinde dile getirilir ama o da cılız ve geçici bir tepki olmanın ötesine geçmez. Bu nedenle sağ için sorun çoğu zaman emperyalizm değil, emperyalizmin kimi zaman “bizimle” çelişmesidir.
Venezuela örneğinde de tablo çok farklı olmadı. Kimi sağ siyasetçiler olayı açıktan kınarken, çoğu hala sessizliğini koruyor. Sol ise her zamanki gibi meseleyi öncelikle ABD karşıtlığı üzerinden ele alıyor ve itirazlarını yüksek sesle dile getiriyor.
İtirazlara gelince; ABD’nin Venezuela halkının iyiliği için değil, petrolü ve jeopolitik çıkarları için yönetimi değiştirmek istediği söyleniyor. Bunu zaten biliyoruz ve bunun savunulacak hiçbir tarafı yok. Nitekim Trump da niyetini gizleme zahmetine bile girmedi. Kimilerine göre Trump ABD’nin başına gelmiş en “aptal” başkan ama belki de tam da bu nedenle bence en “dürüst” olanı. Çünkü emperyalist niyetini saklayacak inceliği bile göster(e)miyor. Nitekim Grönland’ı satın alma hayali ve Kanada’yı ilhak etme imaları da Trumpvari emperyalizmin hiçbir makyaja ihtiyaç duymayan pervasızlığının açık örnekleridir.
Şimdi ABD’nin emperyalist saldırganlığını ve Trump’ın bu tuhaf ve pervasız ‘dürüstlüğünü’ bir kenara koyalım, çünkü bence asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu saldırganlık nedeniyle kendi otoriter figürlerimizi meşrulaştırmaya başlamamızdır.
Eski Venezuela başkanı Chavez hastalığının ilerlediği dönemde Maduro’yu açıkça siyasi varisi olarak ilan etmiş, ölümünden sonra da Maduro önce geçici başkan, ardından yapılan seçimlerle de devlet başkanı olmuştu. Yani Hugo Chavez ile Nicolas Maduro arasındaki ilişki, klasik bir lider–halef ilişkisidir. Bu durum, siyasal iktidarın kurumsallıktan ziyade kişiler üzerinden nasıl aktarıldığını göstermesi bakımından ayrıca tartışılmalıdır. Hadi bunu görmezden gelelim ve Maduro’nun seçimleri kazanarak iktidar olduğunu kabul edelim. Peki bu durum Venezuela’daki baskıcı uygulamaları, ifade özgürlüğünün sistemli biçimde kısıtlanmasını, yargı bağımsızlığının fiilen ortadan kaldırılmasını mazur gösterir mi? Üstelik selefi Chavez gibi Maduro da yoksulluğu ortadan kaldıracağını söylemiş, halkın önemli bir kısmı da tam olarak bu vaatler nedeniyle onu iktidara taşımıştı. Oysa gelinen noktada, bırakın yoksulluğu çözmeyi, ülke çok daha derin bir yoksulluk ve kriz sarmalının içine sürüklendi. Elbette buna “Ama ABD Venezuela’ya ambargo uyguluyor, adam ne yapsın?” diye itiraz edileceğini biliyorum. Yani sorun onda değil, yine “dış güçlerde”. Ne kadar tanıdık bir gerekçe değil mi? Tüm bu tabloya rağmen pek çok kişi, yalnızca ABD karşıtı bir söylem geliştirdiği için Maduro’ya koşulsuz destek verebiliyor.
Bu noktada insan ister istemez şunu soruyor, adaletsizlik ve baskı yalnızca emperyalist ülkelerden mi gelir? Elbette hayır. Kendini halkçı, anti-emperyalist, yoksuldan ve ezilenden yana olarak tanımlayan iktidarlar da en az emperyalistler kadar baskı üretebilir. Nasıl ki ABD yanlısı otoriter rejimlerden demokrasi çıkmıyorsa, Saddam Hüseyin, Robert Mugabe, Isaias Afwerki, Paul Kagame, Hun Sen, Muammer Kaddafi, Esad ailesi, Taliban ya da Kuzey Kore örneklerinde görüldüğü gibi, ABD karşıtlığı da otoriterliği meşru kılmaz/kılmamalıdır.
Peki insanlar neden dünya görüşlerine yakın olan bir diktatörü kolayca mazur görebiliyor? Bizim ideolojimizden, dinimizden, mezhebimizden, etnik kimliğimizden biri olduğunda neden baskıya karşı sessiz kalabiliyoruz?
Asıl sorun burada. Kendi tarafımıza eleştirel bakmakta zorlanıyoruz. Adalet anlayışımızı ilkeler değil, kimlikler ve aidiyetler belirliyor. Bu yüzden siyah ile beyaz arasında bir gri alanın da olabileceğini görmekte güçlük çekiyoruz.
Oysa hem emperyalizme hem de otoriterliğe karşı olmak mümkün. Gerçek bir adalet, eşitlik ve özgürlük savunusu, sadece rakibi/düşmanı değil, bizim mahalleden/bizden olanı da eleştirebilme cesareti gerektirir.