Ekran mı mekân mı?
Son birkaç yılda hepimizin hayatına aynı cümle girdi: “Zoom linki attım, toplantıyı oradan yapalım.” İş toplantılarını, uluslararası toplantıları geçtim, belediyedeki birim toplantıları, okul aile birlikleri, apartman yönetimleri, hatta mahalle dernekleri bile zoom üzerinden buluşur oldu.
Peki “Artık mekâna gerçekten ihtiyacımız var mı?” Kendi deneyimim ve bilimsel çalışmalar şunu söylüyor: Evet, hem de her zamankinden fazla.
Pandemiyle birlikte hayatımıza hızla giren Zoom, Teams ve benzeri çevrim içi toplantılar, bugün artık gündelik rutinin bir parçası. Her şey bir linkle çözülüyor. Ama şunu da net bir şekilde söyleyebiliriz ki; kolaylık, her zaman kalite demek değil. Psikolojik ve mekânsal etkiler açısından ekranla yüz yüze buluşma arasında derin farklar var.
Bilim dünyasında “Zoom yorgunluğu” diye adlandırılan bir gerçek var. Stanford Üniversitesi’nin araştırmaları, video konferanslarda beynimizin normalden daha fazla çalıştığını gösteriyor. Neden? Çünkü karşı tarafın mimiklerini küçük bir çerçevede okumaya çalışıyoruz, sürekli kendi görüntümüzü izliyoruz ve göz teması gerçekte olduğundan farklı bir biçimde kuruluyor. Yani beynimiz, “sosyal olma” işini iki boyutlu bir pencerede çözmeye çalışıyor. Oysa yüz yüze bir toplantıda sesin mekânda yankısı, insanların birbirine dönüp bakışı, küçük duraksamalar bile iletişimin parçasıdır.
Mekân davranışı şekillendirir. Mesela belediye binasının yüksek tavanlı, gün ışığı alan meclis salonunda yapılan toplantılarla, dar bir odada yapılanlar arasında ciddi fark vardır. Genişlik, ferahlık ve ışık, insanların daha sakin konuşmasına, karşısındakini daha kolay dinlemesine yardımcı olur. Yerel bir kütüphanede yapılan okur buluşmalarını düşünün: Sessizlik, ahşap masaların dokusu, pencereden süzülen ışık… Tüm bunlar konuşmaya bir ritim verir.
Zoom’da ise herkes farklı bir mekândadır: Kimi mutfak masasından bağlanır, kimi arkasında dağınık bir dolapla... Işık kötü, ses yankılı ya da tam tersi fazla boğuk olabilir. Üstelik bedenimiz uzun süre hareketsiz kalır. Oysa yüz yüze bir toplantıda sandalyede öne eğilmek, birine dönüp bakmak, hatta kısa bir mola için ayağa kalkmak bile iletişimin parçasıdır.
Peki yüz yüze toplantılar kusursuz mu? Elbette hayır. Zaman, ulaşım ve maliyet gibi engeller var. Ama mekânın sunduğu tesadüfi karşılaşmalar da çok kıymetli. Koridorda ayaküstü edilen bir sohbet, kahve makinesi başında paylaşılan bir fikir… Dijital ortamda planlı olmayan bu anlar neredeyse yok. Oysa yaratıcılığın büyük bölümü, tam da bu plansız karşılaşmalardan doğabilir. Bazen projeyi ya da çalışmayı asıl değiştiren öneriler yerinde yapılan fikir alışverişleriyle gerçekleşir.
Yine de dijital toplantıları tamamen gözden çıkarmak haksızlık olur. Ulaşım derdi olmadan bir araya gelmek, özellikle küçük yerleşimlerde büyük kolaylık. Kilometreleri birbirine bağlayan ve çalışmayı mümkün hale getiren teknolojiyi kullanmamak şu günün şartlarında çok akılcı değil. Ülkeler, şehirler arası bir çalışma sistemi kurmak, ulaşımı o gün sırada mümkün olmayan bir yerden bile çalışmaları gerçekleştirmek mümkün.
Dijital toplantılar hayatı hızlandırır, evet ancak mekân onu insani kılar. İstanbul gibi yoğun, kalabalık ve katmanlı bir şehirde buna her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Teknoloji bizi birbirimize bağlıyor, mekânsa hâlâ bizi “birlikte” kılan şey. Ekranlar mesafeyi kapatıyor, iyi tasarlanmış mekânlar ise anlamı derinleştiriyor. Buradan çıkarılacak sonuç, birini tamamen diğerinin yerine koymak değil. Hibrit bir gelecek içindeyiz ve çağı yakalamak istiyorsak biz de buna uyum sağlamalıyız. Ofislerin artık sadece masa ve sandalyeden ibaret olmaması, daha çok buluşma, tartışma ve üretim mekânlarına dönüşmesi bu yüzden önemli. Evlerimizde ise küçük ama doğru kurgulanmış çalışma köşeleri, ışığı ve sessizliğiyle çevrim içi toplantıların yükünü hafifletebilir.