Bir İstanbul hanımefendisi Samiha…
Bugünlerde İstanbul’un kaldırımlarında yürürken, bir an durup eski bir konak duvarındaki çinilere bakıyorum. O çinilerin ardında, sanki bir ses yükseliyor: “İstanbul sadece taş ve betondan ibaret değildir; o, ruhların buluştuğu bir mâverâdır.” Bu ses, Samiha Ayverdi’ye ait. 1905’te Şişli’de doğmuş, 1993’te aynı şehirde göçmüş bu kadın, ömrü boyunca İstanbul’u bir âşık gibi sevdi, bir mürşid gibi korudu ve bir romancı gibi anlattı. Ama garip bir şekilde, adı bugün neredeyse hiç anılmıyor. Neden?
Samiha Hanım, tasavvufu kadın gözüyle yeniden yorumlayan cesur bir kalemdi. Ken’an Rifâî’nin en yakın talebesiydi; onun yolunda, aşkı da, isyanı da, edebi de aynı anda yaşadı. Batmayan Gün’ü okuyan bilir: Orada bir Osmanlı ailesinin çöküşü anlatılır ama asıl anlatılan, ruhun modern dünyada nasıl kuruyup gittiğidir.
Ayverdi, “Yaşayan Ölü” romanında şöyle der: “İnsanlar öldükten sonra değil, ruhlarını kaybettikleri anda ölürler.” Bu cümle bugün, Instagram’da filtreli gülücüklerin, yapay zeka şiirlerinin arasında daha da yakıcı. Bizler, ruhumuzu kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Oysa Ayverdi çoktan teşhisi koymuştu: “Batı’nın ilmini alalım, ama ahlâkını değil. Bizim ahlâkımız Mevlâna’da, Yunus’ta, Fatih’te saklıdır.”
Onu benzersiz kılan şey, kadın oluşuyla birlikte gelen o keskin şefkatidir. Erkek egemen tasavvuf dünyasında, bir kadın olarak aşkı en yüksek perdeden söyleyebilmiş ender isimlerden biridir. Ken’an Rifâî’ye yazdığı mektuplarda “Efendim” diye seslenirken, aynı anda bir aslan gibi kükreyen bir kalbi vardır. Nezihe Araz’la, Safiye Erol’la birlikte Kubbealtı’nı kurarken de aynı kararlılık: “Bu toprakların ruhu kaybolmasın” diye.
2025’in Türkiye’sinde, hâlâ “muhafazakâr” ya da “milliyetçi” diye etiketlenip bir kenara itiliyor oluşu trajiktir. Oysa Ayverdi ne sağcıydı ne solcu; o, sadece hakikatin tarafındaydı. Bugün genç bir kız, başörtüsüyle ya da başı açık, Ayverdi’yi okusa, görür ki: Kadın olmak, ne Batı’nın sunduğu “özgürlük”te, ne de Doğu’nun dayattığı “itaat”te değil; aşkta, irfanda, kendi ruhunun efendisi olmaktadır.
Bir gün, belki bir genç romancı çıkar ve Samiha Ayverdi’nin hayatını yazar. O romanda, İstanbul’un kaybolan konaklarında bir kadın göreceğiz; elinde tesbih, gözünde yaş, dilinde Yunus’un ilahileriyle modern dünyaya meydan okuyan bir kadın. Ve o kadın, bize şu soruyu soracak:
Ey yolcu! Sen ruhunu nerede bıraktın?
Ben cevabımı biliyorum: Samiha Ayverdi’nin satır aralarında bıraktım. O satırları yeniden açmanın vakti geldi. Çünkü o ışık, hâlâ yanıyor. Yeter ki bakmayı bilelim. Meraklıları için son bir bilgi: Ayverdi’nin son kuşak aile fertleri 3 asırdan fazladır olduğu gibi hala İstanbul’da yaşıyorlar. Kubbealtı Vakfı ise Beyazıt’ta muhteşem eserlerle dolu, araştırmacılara tarihten uzanan bir el adeta…