Hukuk mu algı mı?
Türkiye’de spor kulüpleri, özellikle de Fenerbahçe, uzun yıllardır yalnızca sportif rekabetin değil; siyasal, ekonomik ve toplumsal güç mücadelelerinin de merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda Sadettin Saran hakkında yürütülen soruşturma, tekil bir adli dosya olmanın ötesinde, Fenerbahçe’ye yönelik yeni bir operasyonun parçası olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Bu sorunun sorulmasına yol açan şey, yalnızca iddiaların içeriği değil; soruşturmanın yürütülme biçimi, seçici ilerleyişi, delil standardındaki tutarsızlıklar ve kamuoyuna servis edilme şeklidir.
Sadettin Saran, Türkiye’de kamuoyunda yalnızca bir iş insanı olarak değil, aynı zamanda Fenerbahçe başkan adaylığı potansiyeli olan, kulüp üzerinde etkisi bulunan bir figür olarak tanınmaktadır. Bu nedenle hakkında yürütülen her adli süreç, kaçınılmaz biçimde kulübe yansıtılan bir gölge üretmektedir. Dosyanın içeriğinden bağımsız olarak, soruşturmanın medyada sunuluş biçimi, Fenerbahçe’nin adıyla örtük ya da açık şekilde ilişkilendirilmiş; bu da hukuki bir sürecin kurumsal bir itibarsızlaştırma aracına dönüşmesi riskini doğurmuştur.
Bu noktada ilk çelişki ortaya çıkmaktadır:
Eğer soruşturma salt bireysel bir uyuşturucu kullanımı iddiasıysa, neden dosya ısrarla spor dünyası, kulüp aidiyetleri ve geçmiş başkanlık ilişkileri üzerinden çerçevelenmiştir? Ceza muhakemesi hukuku, suçun şahsiliği ilkesine dayanır; buna rağmen kamuoyunda oluşan anlatı, kişiden kulübe doğru genişletilmiştir.
Dosyanın en tartışmalı yönlerinden biri, delil değerlendirmesindeki asimetridir. Sadettin Saran hakkında ileri sürülen iddiaların temelinde, ağırlıklı olarak üç unsur bulunmaktadır:
Saç analizine dayalı test sonucu,
Dijital mesajlaşmaların yorumu,
Başka bir şüphelinin beyanlarıyla kurulan dolaylı bağ.
Buna karşılık, benzer sosyal çevrelerde yer aldığı iddia edilen, adı çeşitli spekülasyonlarda geçen veya kamuoyunda anılan başka spor figürleriyle ilgili hiçbir adli adımın atılmaması, soruşturmanın kapsamı konusunda ciddi bir çelişki doğurmaktadır. Ceza soruşturmalarında ya delil herkese eşit uygulanır ya da hiç kimseye uygulanmaz. Seçici ilerleyen bir soruşturma, hukuken değilse bile algı düzeyinde bir operasyon hissi yaratır.
Bu durum Fenerbahçe açısından geçmiş tecrübeleri hatırlatmaktadır: Kulüp tarihinde, adli süreçlerin zamanla sportif ve yönetsel alanlara müdahale aracına dönüştüğü örnekler kamuoyunun hafızasında hâlâ tazedir. Dolayısıyla bugün yaşanan her hukuki çelişki, doğal olarak “yeni bir dalga mı?” sorusunu beslemektedir.
Sadettin Saran dosyasında dikkat çeken bir diğer unsur, özel hayat alanına ait unsurların soruşturmanın merkezine taşınmasıdır. Mesajlaşmaların bağlamından koparılarak, suçla doğrudan ilişkilendirilmesi; ceza hukukunun “şüpheden sanık yararlanır” ilkesine aykırı bir görünüm yaratmaktadır. Mesajların içeriği, doğrudan uyuşturucu temini, ticareti ya da kullanımıyla açık biçimde ilişkilendirilemediği hâlde, kamuoyunda suç isnadıyla eşdeğer bir etki yaratacak şekilde dolaşıma sokulmuştur.
Buradaki çelişki şudur:
Eğer mesajlar tek başına suç teşkil etmiyorsa, neden soruşturmanın en görünür unsuru hâline getirilmiştir?
Eğer teşkil ediyorsa, neden benzer mesajlaşma ağlarına sahip diğer kişiler dosyaya dâhil edilmemiştir?
Bu sorular cevapsız kaldıkça, dosyanın hukuki meşruiyeti değil; siyasal ve kurumsal anlamı tartışılır hâle gelmektedir.
Sadettin Saran hakkında verilen adli kontrol kararı da çift anlamlıdır. Bir yandan bu karar, tutuklama için yeterli delil bulunmadığını gösterir. Öte yandan, kamuoyunda “soruşturma ciddidir” algısını canlı tutan bir araç işlevi görür. Hukuken masumiyet karinesi devam ederken, fiilen kişi ve temsil ettiği yapı sürekli bir şüphe hâli altında tutulur.
Fenerbahçe bağlamında bu durum, kulübün potansiyel yönetim figürlerinin sürekli adli süreçlerle anılması anlamına gelir ki bu da kulübün kurumsal istikrarına dolaylı bir müdahale olarak okunabilir.
Elde kesinleşmiş bir yargı kararı yokken şu net biçimde söylenebilir:
Sadettin Saran dosyası, hukuki içeriğinden bağımsız olarak, Fenerbahçe’ye yönelik bir operasyon algısının doğmasına elverişli biçimde yürütülmüştür. Bu algı; delil standardındaki belirsizlikler, soruşturmanın seçici ilerleyişi, özel hayatın kriminalize edilmesi ve medyaya yansıyan tek taraflı anlatılarla beslenmiştir.
Bu durum, Türkiye’de hukuki süreçlerin yalnızca adalet üretmekle kalmayıp, aynı zamanda güç ilişkilerini yeniden düzenleyen araçlara dönüşebildiği yönündeki endişeleri güçlendirmektedir. Fenerbahçe özelinde ise mesele, bir kişinin suçlu olup olmamasından çok daha geniştir: Mesele, kulübün etrafında dolaşan sürekli kuşatma hissinin yeniden üretilip üretilmediğidir.
Hukuk, bu algıyı dağıtmanın tek yoludur; ama bunun için hukukun eşit, şeffaf ve tutarlı uygulanması gerekir. Aksi hâlde her soruşturma, ister istemez “operasyon” olarak okunmaya devam edecektir.